Advert
DEĞİŞİM KAÇIRMAYALIM
Nevzat ÜLGER

DEĞİŞİM KAÇIRMAYALIM

Bu içerik 1889 kez okundu.

          Bazı kişi ve guruplar adeta değişime karşı direnmeyi önemli bir eylem kabul ediyorlar. Halbuki değişimi yakalayamayanlar dışlanır, marjinal bir küme hariç, hep safdışı kabul edilirler.

         Değişim ve değişimi yakalamak bireysel anlamda da, fikir anlamında da, siyasi manada da geçerlidir. Hatta değişimi yakalamayan siyasi cereyanlar toplumda kabul görmezler. 

         Medeniyetlerin üç sacayağı var zaten; din, devlet ve şehir.

İnsanların bir medeniyetin felsefe geleneğine hakim olması ile o medeniyetin inanç geleneğine sahip olması ayrı şeylerdir. Bu gün biraz da bu yaşanıyor. İnanan fakat amil olmayan insanlarla, amil olan fakat yeterince geleneğin bilgisine sahip olamayan guruplar iç içe yaşıyorlar.

Bilen ve fikir imal edenler, genellikle kendi medeniyet kodlarıyla birlikte diğer medeniyetler hakkında da malumat sahibi olan insanlar olmuşlardır. Mehmet Akif, Said-i Nursi, Elmalılı Ahmet Hamdi Yazır, Mustafa Sabri Efendi, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Erol Güngör, Halil İnalcık, idris Küçükömer, Kemal Tahir, Hayrettin Karaman, Sezai Karakoç, İsmet Özel vb. hem kendi medeniyetlerini hem de diğer medeniyetleri bilerek dominant hale geldiler. 

Zaten “zamanın tegayyürü ile ahkamın tegayyürü inkar olunamaz.” (Zamanın değişmesi ile hükümler de değişir.)

Kainat ve kainatta bulunan her şey bir yenilenme/teceddüd içerisinde değil mi? Hatta Gazali’nin, İmam Rabbani’nin, Mevlana’nın vs. diğer unvanları da “müceddid”/yenileyici değil midir? 

Yani fikir ve yaşayışlar da yenilenmektedir. Değişmeyen şey yalnız “nasslar” olup bunun dışında kalan şeyler değişime uğramaktadır. İslam’ın ilk devirlerinde, Hz. Ömer döneminde Sasaniler’in İslam sınırlarına alınması ile en azından estetik boyutunda yeni fikirler de İslam dünyasına giriş yapıyor ve kültürel bir değişim de meydana getiriyordu.

. Ardından Emeviler döneminde yapılan Yunan eserlerinin tercümeleri ile Batı’yla tanışma başlıyordu ama bir buhrana da neden olmuyor değildi. 

Aynı yıllarda Endülüs Emevi Devleti birçok Müslüman düşünürü meydana çıkarıyordu. Endülüs’deki El Hamra Sarayı da, Sivas/ Divriği’deki Doğunun El Hamra’sı diye vasıflandırılan Ulu Camii ve Darşşifa’sı da henüz aşılamadı. Çünkü gelişmeye yönelik bir çabanın değil, geçmişi red ve inkar eden bir çabanın içinde olduk uzun yıllar.

Ardından meydana gelen Moğol yıkımları İslam dünyasında çöküşe neden olurken, birtakım tasavvufi hareketlerin de önünü açıyordu. Daha yerinde bir ifade ile tasavvufi hayat onüçüncü asırdan itibaren “tarikar” adı altında şekilleniyordu. Bu şekillenmeden sonra yükselişe geçen tekke ve zaviye anlayışı bu gün ile dün arasında bir hayli farklı galiba. Peki bu değişim iyi mi? Bu soru cevaplandırılmalıdır.

Her değişim iyi olmadığı gibi statik bir hayatın da olmadığını kabul etmek gerekir.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X