Advert
OSMANLICA ÖĞRENMEK ÇOK KONUYU ÇÖZER
Nevzat ÜLGER

OSMANLICA ÖĞRENMEK ÇOK KONUYU ÇÖZER

Bu içerik 1987 kez okundu.

          “Türkiye’nin dinle, İslamiyetle ilgili olmayan hiçbir meselesi yoktur.” Bu cümle İsmail Kara’ya ait. Bu ifade 1980 yılına kadar oldukça dikkat cekiciydi. Acaba cümle hala aynı tazeliğini koruyor mu? Üzerinde konuşulmaya değer bir konu. Şöyle de söylemek mümkün; bu cümle yeterince anlaşılıyor mu acaba? Çünkü geniş bir anlatımla din; bir inanç, ibadet ve ahlak, bir yaşama biçimi, hayatı anlatmak açısından bir anlatım şekli, bir siyasi iddia ve ahreti de içine alan bir gelecek tasavvurudur demek pek ala mümkündür. Yani din; yaratıcının bu dünya hayatıyla ilgili olarak kullarından talepleridir. Bu dinden anlayış farklılıklarımız da bizim “Müslümanlığımız”dır. Yani Müslümanlıklarımız arasında anlayış farkı ve bölgesel farklılıklar olabilir.

         İlim yuvası üniversitelerimizde bulunan hocaların kaç tanesi babalarının dedeleri tarafından yazılan kitap ve makaleleri okuyabiliyor? Onların yazdıkları yabancı dille falan yazılmamış, özbeöz Türkçe. Sosyal medyada bir gün Osmanlıca bir cümlenin altında, tanıdığım bir üniversite hocasının “bilenler lütfen tercüme(!) etsin” diye bir merak cümlesi de vardı. Yazının latinize edilmesinden sonra da söyle bir notu vardı: “İşin doğrusu tercümeden önce ben bu cümleyi bir ayet zannetmiştim” diye ikinci bir notla hayretini belirtmişti. Halbuki Osmanlıca ile yazılan cümle, Elazığ’da fıkra şeklinde anlatılan bir olaya aitti: “Abi, bu su da çimiliyor mu?”. Yoksa bu cümle de tercümeye muhtaç mı?

         Bu durumu izah ederken olayı yalnız laiklikle ve harf inkılabı ile ilgi görmek, işin doğrusu belki birilerini rahatlatır ama meseleyi çözmez, aksine küçültür. Bu gün Türkçe bile Türk insanına tam anlamıyla öğretilemiyorsa, demek ki öğretim problemi çeken bir eğitim sistemimiz var demektir. Kendi kültürüne yabancı bir müfredatla işler ancak açmaza girer, ne dil, ne tarih ne de milli ve yerli insan yetiştirmek oldukça zordur.

         Bu meselede bütün sorumluluğu bir guruba, diyelim ki Batıcılara, modernistlere ya da ulemaya, aydınlara yüklemek çok doğru olur mu acaba? Zannederim her düşünce gurubunun bu işte bir sorumluluğu olduğu gibi, sorunun çözümü de her gurubun sorumluluk yüklenmesiyle mümkündür. Tabi sorunu çözmeye çalışırken Türkiye’nin hassasiyetlerini kaşımadan yapmaya çalışmak daha akılcı olur herhalde. Yani gaye üzüm yemek olmalıdır.

         Yakın tarihimizde özellikle 28 Şubat ve 27 Mayıs darbeleri döneminde bu konular oldukça abartılmış ve belli gurupların siyasi ikballeri ve iktidarları uğruna koca bir tarihi geçmiş görünmez hale getirilmeye çalışılmıştır. 27 Mayıs’da çarşaf, 28 Şubat’da başörtüsü ve ikisinde de sakal ve namaz ile Osmanlıca tablolar mesele edilmiş, her meslek gurubunun kendi sahalarında yazıp çizdikleri dahi sorun haline getirilme becerisi gösterilmiştir. 27 Mayıs’ın olumsuzlukları 1965 yılından itibaren. 28 Şubat’ın etkileri de 2002 yılının son ayından itibaren izale edilmeye çalışılmıştır.

          Bu gün Cumhurbaşkanının da, Başbakanın da hanımlarının başları örtülü. Buna karşılık Türkiye eskiye oranla daha kalkınmış daha olumlu bir tablo sergiliyor. Problem kılık kıyafette olmasa gerek. Dahası birçok devlet yetkilisi ve birçok bilim adamımız artık gayet rahat Osmanlıca okuyup yazabiliyor da. Cemil Meriç 50 yıllık maziyle mütefekkir olunmaz derken, Osmanlıcaya ve kısa tarihçiliğe dikkat çekiyordu.

         Meselelere kalıcı çözümler üretmek esas maksadımız olduğu kadar, isabetli metot gerekir. Osmanlıca çok konuyu çözer. Dil zenginliği ve buna bağlı olarak daha geniş düşünme ile belgelere ulaşabilme ve okuma bu fasıldan sayılabilir.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Gazi Caddesi'nde Korku Dolu Anlar Yaşandı
Gazi Caddesi'nde Korku Dolu Anlar Yaşandı