Advert
SÜLEYMAN NAZİF’TEN FIKRALAR
Nevzat ÜLGER

SÜLEYMAN NAZİF’TEN FIKRALAR

Bu içerik 2293 kez okundu.

      Süleyman Nazif 1869 yılında Diyarbakır’da doğdu. İyi derecede Arapça, Farsça ve Fransızca bilmektedir. Hem şiir de hem de nesir de önemli ediplerimizdendir. Erbabı onun Namık Kemal’in devamcısı olduğunu kaydediyor. Bursa Vilâyet Yazı İşleri Müdürlüğü, Basra, Kastamonu, Musul, Bağdat Valilikleri gibi çeşitli devlet görevlerinde bulundu. Son derece dürüst bir kişilik yapısına sahip olan Süleyman Nazif, ömrünün son yıllarını mütevazi emekli maaşı ve gazete yazılarından gelen geliri ile sağladı. 1927 yılında İstanbul’da vefat etti. Üst yönetimdeki idareciler başta olmak üzere, birçok kimsenin devleti adeta soyup soğana çevirdiği İttihat ve Terakki döneminde, hiçbir küçüklüğe, basitliğe, talana ve vurgunculuğa tenezzül etmedi. Bu yazıda öne çıkarmak istediğimiz, onun nükteli ve iğneli yönüdür.

       - Süleyman Nazif, İngilizler tarafından gönderildiği Malta adasındaki sürgün günlerinde, yanında bulunanlardan birisi de Enver Paşa’nın babası Hacı Ahmet Paşa’dır. Bir gün sohbet arasında Ahmet Paşa: “Vallahi beyler, bugüne kadar harama hiç el sürmedim ve çapkınlık etmedim. Helâlinden bir hanım aldım ve helâlinden evlenerek, çoluk çocuk sahibi oldum” deyince, Paşa’nın oğlu Enver Paşa’ya hayli kızgın olan Nazif dayanamayarak: “Ah Paşa’m, ah.. Keşke, helâle de el atmasaydınız ve şu Enver meydana çıkmasaydı!” cevabını verir.

      -Gene bir gün, Hacı Ahmet Paşa’ya: “Paşa’m, İstanbul’da doğan oğlun Enver Paşa koca Osmanlı İmparatorluğu’nu batırdı. Gel, seni şu Malta’da evlendirelim. Belki burada doğacak oğlun da, şu İngiliz İmparatorluğu’nu batırır!” demekten kendini alamaz.

       -Bir gün de, sohbet sırasında Avrupa’da bazı ünlü yazarların ölümlerinden sonra evlerinin müze haline getirildiği ve bu evlerin üzerine onların isimlerinin yazıldığı konuşulur. O arada, Florinalı Nazım Bey, Nazif’e: “Üstadım, ben ölünce kapımın üstüne konulacak levhaya ne yazarlar?” sorusunu yöneltince, O da; “Kiralık ev!..” karşılığını verir.”

      -Malta sürgünü dönüşünde, Ahmet Haşim’e orada çektikleri sıkıntıları anlatırken, bir ara: “Birader, bize Malta’da, konservenin ilk icat edildiği zamandan kalma konserveler yedirdiler deyince, Haşim sorar: “Üstadım, yoksa konserveler insan etinden miydi?” Nazif Bey bu soruya, son derece nükteli şu karşılığı verir: “Yok efendim, hiç insan eti olsa, İngilizler onu başkasına ve bizlere yedirirler mi?”

       -Nazif’in, ‘İçtihat’ın sahibi Abdullah Cevdet ile arası pekiyi değildir. Bir gün birisi O’nun hakkında: “Abdullah Cevdet, meteliğe kurşun atar deyince, dayanamayarak: “Ne kurşunu, Abdullah Cevdet, meteliğe kurşun değil, göbek atar.. Göbek!” cevabını verir.

       -Bir keresinde de, Nazif ile Abdullah Cevdet bir yemekte buluşurlar. Yemekte Abdullah Cevdet önündeki tavuğu keserken, bıçak kayar ve tavuğun budu fırlayarak Nazif’in kucağına düşer. Bunu fırsat bilen Nazif, derhal taşı gediğine koyar: “Be mübarek hayvan, bu adamın elinden bana değil, Allah’a sığın” der.

       -Bir gün Nazif’e, ‘din iyi midir, fena mıdır?’ şeklinde bir soru sorarlar. O da buna, Abdullah Cevdet’i de hırpalamak amacına yönelik olarak: “Vallahi, bu herkese göre değişir, ama şayet fena olsaydı, Abdullah Cevdet dinsiz olmazdı” cevabını verir.”

         -Bir gün Abdullah Cevdet, bir şiiri neşredilirken orada yer alan, ‘vatanın öksüzüyüm’ ifadesindeki ‘öksüzüyüm’ kelimesinin, ‘s’ harfi unutularak, bir mürettip (dizgici) hatası yüzünden ‘öküzüyüm’ şeklinde çıkmış olmasından dolayı, Nazif’e dert yanar. Bunu duyan şair, son derece keyifli bir şekilde:  “Abdullah, buna mürettip hatası değil; mürettip sevabı derler” karşılığını verir.

         -Mehmet Akif’le birlikte Köprü’den geçerlerken, yanlarına yaklaşan bir dilenci: “Aç kaldım, bir sadaka verin” yalvarışı ile kendilerinden yardım ister. Nazif, adama: “Senin okuman yazman var mı? diye sorar. Dilenci;Yoktur cevabını verince, bu defa Akif’e dönerek: “Hayret.. Garip şey.. Demek, okuması yazması olmayanlardan da aç kalan varmış” nüktesini dile getirir.

       -Bir gün oğlu Sait Nazif, kendisine: “Baba, Fransızcayı sen mi iyi bilirsin, yoksa Victor Hugo mu? diye sorar. O da; Victor Hugo Fransızcayı benden iyi bilir; ama ben de, Türkçeyi ondan iyi bilirim” karşılığını verir.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X