Advert
BİR İSLAMCI PROFİLİ; NAMIK KEMAL
Nevzat ÜLGER

BİR İSLAMCI PROFİLİ; NAMIK KEMAL

Bu içerik 2031 kez okundu.

 Genelde sanayileşme dönemine kadar İslam toplumlarının devlet-toplum anlayışlarının hedefi “adalet” ve adaletin türevi olarak da “refah”tır. Yani adaleti tesis edebilirlerse tabi bir sonuç olarak da refah oluşur anlayışı vardı. Tabir-i diğerle; eğer toplumda refah oluşmamışsa, demek ki devlette adalet yok demektir. Bundan dolayı da “devletin dini adalettir” vurgusu bir diskur değildir. Bu anlayış osmanlı’da da, İbni Haldun’da da, Koçi Bey’de de aynı koyuluktadır.

         Gerçi Osmanlı’daki ekonomik anlayış; Weber’in patrimonyal tarifine uygun olarak, bir aile yönetimi gibi telakki ediliyordu. Yani halkın (teba’nın) tarım faaliyetlerinden elde ettiği kazançlarından devlete ödediği vergiler merkezde padişahın kontrolünde toplanıyor ve padişah da aile fertleri gibi gördüğü halkın refahını sağlamaya çalışıyordu. O günün refah toplumu demek zaten temel ihtiyaçların karşılanması, kimseye muhtaç olmadan ve israf yoluna gitmeden yaşamak demekti. Aç ve açıkta değilse mesele bitmiştir.

         Padişahın çocukları sayılan Müslümanların siyaset yapmaları biraz düşük ahlaklılık, iktisadi hayat da yerli olmayan unsurlara aitti. Yani sevk ve idare devşirmelere, zanaat da gayri mülimlere aitti. Böylece yerli halkın idareye alternatif oluşturmasının önüne geçilmiş oluyordu.

         Sanayi devriminden sonra oluşturulan kapitalist toplumlarında, hele hele siyasi egemenlik kavramından sonra bu şekilde yaşamak mümkün mü?

         Osmanlı da bu gelişmeye, kapitalizm anlamında değil ama sanayileşmek anlamında uymak için önemli adımlar atmaya başlarken, 1839 yılında Tanzimat ve 1856 yılında Islahat Fermanı ile bu değişime ket vuruldu, yerli sanayiye darbe indirildi. Yani ipekçilik ve bunun üzerine oturtulan birkaç müessese, kağıt üzerine çalışan birkaç tesis ve benzerleri Islahat Fermanı ile tabir yerindeyse battı.

         Osmanlı askeri ve siyasi üstünlüğün iktisadi üstünlükle sağlanacağını geç fark etti. Köşeli fikirlerinden ötürü sonradan idam edilen Ali Süavi; “yatırım amaçlı dış borçlanma anlaşılır bir şeydir ama cari harcamalar için borçlanmak, bir ülkeyi müdahaleye açık hale getirir. Bu nedenle kamusal iktisadi anlayış (iktisadi devletcilik) yanlıştır” diyordu.

         20.yy’la birlikte, adalet kavramı aynı şekilde devam etti ama refah kavramı artık Batı’daki manasıyla “iktisadi kalkınma” şekline büründü. Yani “toplumsal kalkınma hem maddi hem de manevi olarak gerçekleşmelidir” deniyordu. Bunun için de, bireysel atılımlara önem verilerek kamusal katılımla modern kalkınma şekline uyum sağlanmalıdır demek isteniyordu. Mesela Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi böyle diyorlardı. Bu gün için önemini kaybeden “say” kanunu, o gün için pek revaçtaydı. Yani pozitif ile normatifin birlikte yürüyebileceğini savunuyordu. Daha açık bir anlatımla; pozitif iktisadi disiplinlerinden faydalanmakla birlikte, mesela faiz gibi bozuk komplikasyonlardan uzak durmak gerekir diyordu.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X