Advert
CAN BOĞAZDAN ÇIKAR - 1 -
SERVET YAŞAR ÖZDEMİR

CAN BOĞAZDAN ÇIKAR - 1 -

Bu içerik 1933 kez okundu.

-‘’Su içsem yarıyor abi ha şu göbeği bir türlü eritemedim…’’ (göbek; birlikte götüreceği tek sermayesi:))

-‘’Her yemekten sonra midem yanıyor…’’ (Karışık ızgara kebap yemiş arkadaş)

-‘’Benim bağırsaklar iyi çalışmıyor. Sürekli kabızlık çekiyorum…’’ v.b şikayetler… şikayetler…

Bildik bir atasözü vardır ‘’Can boğazdan gelir.’’ Yani

İnsanoğlu, yemesine içmesine ve beslenmesine dikkat etmeli ki canını muhafaza etsin.

Ama velakin, muhafaza etmeye çalıştığımız bu CAN nasıl çıkar?

Bir bakalım…

Öncelikle vücudumuzda beslenme faaliyeti nasıl gerçekleşir, ağzımıza aldığımız bir besin hangi aşamalardan geçer, beslenme organlarımız nelere karşı duyarlıdır, nelerden etkilenir? Bilmemiz gerekir. Kısaca tüccar kafasıyla ‘’gireni çıkanı bilmemiz lazım’’.)

Bu konuyla ilgili ilk okuduğum ilk kitap, araştırmacı yazar Mehmet Ali Bulut ‘’Can boğazdan çıkar’’. Mehmet Ali Bey’in kendisi sağlıkçı, diyetisyen veya bir beslenme uzmanı değil. Zamanında yaşadığı bazı sağlık problemleri nedeniyle hastanelerden veya modern tıptan pek bir ‘’Şifa’’ bulmadığı için alternatif tıp ve şifalı bitkiler alanında araştırmalar yaparak kendine göre bir tedavi yöntemi oluşturmuş ve pek çok faydasını görmüş.

Diğer kaynağımız; Ukrayna’da tıp okuduktan sonra Rusya’da alternatif tıp okulunu da okumuş olan ve ‘’Yitik Şifanın İzinde GERÇEK TIP‘’adlı kitabıyla bu alanda dünya çapında nam salmış Müslüman bir hanım, Ukraynalı Aidin Salih (Allah rahmet eylesin):

‘’Hasta olmak insanın kendi suçu ve kendi ayıbıdır. Çünkü beden mükemmel yaratılmıştır. Kim bilir belki de modern tıp; insan bedenini branşlara ayırarak incelediği ve bu mükemmel sisteme ve işleyişe bütünsel bir gözle bakmadığı için, ne hastalığı doğru teşhis edebilmekte, ne sebebini tespit edebilmekte ve ne de tam tedavi edebilmektedir. İnsan, yaratılış kanunlarını anladığı ölçüde sağlıklı ve doğru yaşama imkanı bulur’’ diyor, bahse konu kitabında…

“Çok yeme ağacı diken insan, hastalık meyvesi toplar” atasözümüz de kulağımıza küpe olsun ki; ‘’zafiyet geçirecek derecede yemek partileri’’ yapmaktan vazgeçelim.

Kararında yiyip sofralardan tam olarak doymadan kalkalım. Bu konuda ne diyor, her konuda örnek aldığımız Peygamberimiz (s.a.s.)?:

‘’Her hastalığın temelinde tokluk vardır.’’

Ayrıca Peygamberimiz; balık, yumurta, et ve süt ürünlerini birlikte, hatta bir hayvanın etini başka hayvanın eti veya yağı ile birlikte yememiştir.

Mesela karbonhidratlar ile proteinler, süt ürünleri ile balık birkaç inekten sağılarak karıştırılan süt, karışık et (Örneğin tavuk eti kuzu eti dana eti, yani aklınıza gelebilecek herhangi bir et kombinasyonu), karışık yağlar. Örneğin; tavuk yağı ile koyun yağı, katı yağ ile sıvı yağ (tatlılarda özellikle karıştırılıyor) bunlar birbirlerini ısıtırlar, bunların parçalanabilmesi için ihtiyaç duyulan enzimler birbirine zıttır.

Bu zıtlık, enzimlerin üretilmesine engel olur ya da üretilen enzimlerin birbirini yok etmesine sebep olur ve yenen yemek sindirilmeden mayalanmaya veya çürümeye başlar. Bu, midede saatler süren bir işlemdir ve bağırsaklarda da devam eder. Yemekten sonra kanda lokosit’in yükselmesi bu sebepledir. Çürüme ve mayalanma sonucu oluşan zehirli ve asitli kalıntılar,

bağırsaklarda yaşayan faydaları mikropları öldürür. Sinir uçlarını zehirleyerek bağırsakların hareketini yavaşlatır ve kabızlık ortaya çıkar. Beslenmedeki hatalar devam ettikçe, bağırsak duvarları kanalizasyon boruları gibi zehirli ve yağlı atıklarla kaplanır, bağırsaklar genişler, cepler oluşur. Ceplerde dışkısal taşlar toplanır ve yıllarca orada kalır.

Sindirim sistemimizin nasıl çalıştığına devam ediyoruz…

Bağırsakların iç zarında yer alan ve görevi‘’ zehirli kalıntıları kana karıştırmadan dışarı atmak’’ olan tüycükleri çürütür. Çürümesiyle kelleşen bağırsaklarda yaralar oluşur. Böylece bağırsakların iç dokuları, faydalı maddelerin yanı sıra zararlı toksik maddeleri de kana karıştırır. Zararlı maddeler kılcal damarlardan doku sıvılarına kolayca geçerek hücreye ulaşmaya çalışır. Ancak hücreler, sağlıklı olduğu sürece, zararlı maddeleri içeri almakta direnir. Beslenme hataları devam ettikçe zararlı maddeler hücre duvarına ve hücreyi korumakla görevli mekanizmalara saldırır ve zamanla onları yıpratır. Hücrenin koruma mekanizması bozulunca besinlerle beraber zararlı maddeler de hücre içine geçerek hücrenin fonksiyonunu, yani enerji ve gerekli maddelerin üretimini bozar.

Midede sindirim tamamlanmadan yenilen tek bir lokma, midede sindirim sürecini bozar. Öyle her gördüğümüz gıdayı hoop! diye mideye gönderirsek, bu bir lokma, önceki yemekle karıştığında sindirilemediği için mayalanmaya veya çürümeye yol açar. Ve hep şikayet ettiğimiz “Midede yanma, ekşime, gaz ve şişkinliğe” sebep olur. Neticede sindirim tamamlandıktan sonra yani üç beş saat sonra ikinci bir yemek yenebilir.

Tam sindirim 6-10 saat geçmesini beklemekle olur (kim bekler)

Haliyle günde 1 veya 2 defa yemek insan için yeterlidir.

İslâm hükemasının Eflâtun’u ve hekimlerin şeyhi ve filozofların üstadı, dâhi-i meşhur Ebu Ali İbni Sina, yalnız tıp noktasında, ’’külu veşrabu vela tusrifu’’ (yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz) âyetini şöyle tefsir etmiş. Demiş: ‘’Yani, ilm-i tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye.  Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır. Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye, nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam (yemek) taam üstüne yemektir.’’

Bir de yeme ve içme de sıraya dikkat etmek gerekiyor Mesela et, yumurta, peynir gibi proteinli yiyecekler midede hazmı uzun süren besinlerdir. Tatlılar ve meyveler midede fazla kalmadan bağırsağa geçerek ilk hazmını burada tamamlar. Su ise midede vücut ısısına ulaştıktan sonra bağırsağa geçer (yaklaşık 15 dk). Bu sebeple, önce su içmeli, sonra birlikte yememek şartıyla, meyve veya tatlı, sonra salata ve yemek yenmelidir. 2 çeşit yemek yeniyorsa, hafif ve sulu olanı katı ve kuru olandan önce yenir.

Yemekten hemen sonra meyve veya tatlı yendiğinde bunlar hazmı tamamlamak için bağırsağa geçemez midede mayalanır sürülür ve gaz oluşturur.

Yemekten sonra içilen su da bağırsağa geçemez, mideyi genişletir, mide asidini seyreltir, zayıflatır, sindirimi uzatır ve zorlaştırır.

Yemek arasında “Su içmek” daha da karışık bir tablo meydana getirir. Çünkü, yemekte su içen yemeği iyi çiğneyemez.

Tükürük bezleri yeterli miktarda enzim üretemez ve sindirim ağızdan itibaren bozulur. İçilen

su, mide asidini seyreltip zayıflamasına, midenin genişlemesine, karaciğer ve dalağın yükünü

artırmasına kadar giden sonuçları doğurur. Bu yüzden yemekten en az bir buçuk iki saat sonra su içmek daha uygundur.

Her iş de olduğu gibi bu işlerde de tecrübe konuşur.

Bu yazımızın özeti olarak:

‘’et ile ayran içmiyoruz’’

‘’karışık et yemiyoruz‘’

‘’yemekle birlikte sıvı almıyoruz (belki birkaç yudum olabilir)

‘’yemeğin hemen üstüne; çay, su, meyve veya tatlı yemiyoruz.’’

‘’sofradan tam doymadan kalkıyoruz.‘’ (ha bu zor işte)

Şimdilik konumuza burada son verip ikinci yazımızda; hemşerimiz Prof. Dr. Canan Karatay ablamızın tavsiyeleri ile katkı maddeleriyle birlikte kan grubuna göre beslenme tavsiyelerimiz olacak.

Eski yeme alışkanlıklarınızı artık bırakmanız dileğiyle kalın SAĞLICAKLA…

servetyasarozdemir@hotmail.com

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Elazığ’da PKK/KCK operasyonu:1 tutuklama
Elazığ’da PKK/KCK operasyonu:1 tutuklama
Erdem: Hep güzel haberlere imza atalım!
Erdem: Hep güzel haberlere imza atalım!