Advert
TARTIŞMALARIMIZI ÖNEMSEMELİYİZ
Nevzat ÜLGER

TARTIŞMALARIMIZI ÖNEMSEMELİYİZ

Bu içerik 2035 kez okundu.

 Bizim tartıştığımız konulara bir bakar mısınız? Devlet adamlığından kadın-erkek ilişkilerine kadar verilen örnekler, hep tarım toplumu hikâyeleri, bir sürü üçüncü dünya meselesi. Farkında olmadan cazibesine kapıldığımız zihin dünyamızda içine düştüğümüz bir sürü tuzak.

         Devletimizi ayakta tutan kurumlar konusunda asgari müştereklerde ve uluslararası standartlarda buluşmamış olmamız ise zihnimizin gölge tarafında kalmak değil midr?

         Halbuki bizim tartıştığımız konular; teknolojiye ve yenileşmeye nasıl yaklaşalım, ekonomik reformları ve yargı reformunu nasıl başarırız, hala cari açık neden çok yüksek, hala yabancı sermaye bağımlılığımız neden çok yüksek, orta vadeli sorunlarımız ve çözümleri neler olmalıdır, yüksek vergileri nasıl düşürürüz, faiz bağımlılığından nasıl kurtuluruz, eğitim ve kültür politikamızın aksayan yönlerini nasıl gideririz gibi konular olmalı değil midir?       

         Emek yoğun veya sermaye yoğun üretim tercihinde olmakla, teknoloji yoğun üretim yapabilmenin arasındaki tercihte zorlanmamak gerekir. Talep ağırlıklı bir büyüme modelindense arz öncelikli ekonomi noktasında bocalamaya gerek var mı? Sanayinin finansmanı veya “babayiğit” arama işinde, “sukuk” neden alıcı bir gözle masaya yatırılmıyor? Halk Bankası ve Ziraat Bankası’nın kalkınma ekonomisinde oynayacakları rolü görmek neden bu kadar gecikiyor? Hedef, hem kalkınma hem de gelirin adil dağılımı değil mi?

         Ekonomi verimli büyümeli ama “yalnız zenginler için” değil. Adil bir paylaşımı nasıl unutabiliriz?

                                              *

         Bir ülkede bir bakan, kendisini gazetecilere hiç sevdirememişti. Ne yapsa makbule geçmiyor, basın hergün kendisiyle uğraşıyordu. Nihayet; "Öyle bir şey yapayım ki, gazeteciler mat olsun" diye düşündü ve ilan etti:

         - Pazar günü saat 10'da denizin üzerinden yürüyerek karşıya geçeceğim.

         Pazar sabahı saat 10'da tüm basın mensupları toplandılar orada. Bakan geldi ve elinde bastonuyla denizin üzerinde yürümeye başladı. Karşı kıyıya kadar da yürüdü geçti. Herkesin gözleri dehşetle açılmıştı. Ertesi gün tüm gazetelerde şu başlık okundu:

         "Bakan yüzme bilmiyor!"

                                                  *

         Uzun bir ömür süren mezar kazıcısına sordular: “Uzun bir ömür sürdün ve bu ömrü hep mezar kazmakla geçirdin. Acaba toprağın altında şaşılacak neler gördün?” Mezarcı bir iç geçirdi ve; “Sana şaşılacak bir şey söyleyeyim, yetmiş yıldır şu nefsim mezar kazdığımı gördü ama bir an bile uslanmadı ve ölmedi. Biran bile yaratıcının emrine uyma taraftarı olmadı.” Yüzbinlerce gönül gamdan ve kederden ölüyor ama nefis ölmüyor.

                                             *

         Dertli bir adam ağlıyordu. Üstadı; “Bu ağlamanın sebebi nedir?” diye sordu. Adam, “Üstadım, bir dostum vardı, güzelliği canıma can katardı. Dün öldü, ben de onun derdinden ölüyorum. Onun üzüntüsünden dünyam karardı” dedi. Üstadı; “Mademki kendinden geçmenin üzülmenin sebebi budur; bu çektiğin üzüntü bir şey mi, sana daha fazlası gerek. Ey dost! Sen bir başka dost edin kendine. Ama öyle bir dost ki, ölmesin, sen de onun üzüntüsünden inleye inleye ölüp gitme.” dedi. Ölümle yok olan eksikliği hissedilen dostun dostluğu, canı keder ve dertlere boğar.  

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X