Advert
ELEŞTİRİSİ OLMAYAN DEĞİŞİM DAYATMADIR
Nevzat ÜLGER

ELEŞTİRİSİ OLMAYAN DEĞİŞİM DAYATMADIR

Bu içerik 2081 kez okundu.

        “Doğu’da olmayan biyoloji, psikoloji ve sosyolojiyi Batı’dan almak zorundayız” diyerek adeta Batılı sosyal bilimlerin alınmasının bir zorunluluk olduğunu vurgulayan Ziya Gökalp aslında yeni bilim dalları için hem adres gösteriyor hem de değişimi bir ilerleme olarak takdim etmenin gayretini taşıyordu. Niçin Gökalp’in bu cümlesiyle başladım derseniz; çünkü bu yaklaşım aynı zamanda resmi görüş olarak benimsenmiştir. Açık ifadesiyle, bu görüş aslında bilimsel evrim iddiası olup aynı zamanda ideolojik bir söylemdir. Bu ifade Auguste Comte’nin meşhur üç hal kanunundaki medeniyetlerin bilimsel ilerlemelerine dair evrimci teorinin meşruralaştırılmasına dair yaklaşımıdır. Biraz da tarihselcilik kabul ediliyor tabi. Lineer tarih anlayışı.

         Elbette toplumlar değişirler ve bu değişim de devamlıdır. Toplumlar değişirken düşüncelerde de birtakım değişmelerin olması çok doğaldır. İşte bu değişimi sağlayanlar sivil düşünce adamlarıdırlar veya sivil düşünce adamlarının gerçekleştirdiği değişim,  daha sağlıklı olur diyelim. Medeniyetlerin bizatihi enterektif oldukları düşünüldüğünde, bir yerdeki değişimin, hele hele iletişimin bu kadar ilerlediği bir zaman diliminde bir başka toplumu etkisi altına almasından daha doğal bir şey olamaz. İlişkilerinin fazla olmasından dolayı Osmanlı ulemasının Fransız İhtilalinden etkilenmesi gibi somut bir olayın olduğu unutulmamalıdır. Kaldı ki; Fransız İhtilali’nden etkilenen tek İslam ülkesi olarak Osmanlı devletini görmek de sınırlı düşünmek anlamına gelmez mi? Eğer Fransız İhtilali’nden etkilenmeyi dikkate almazsak 19.yüzyıldan itibaren Balkanlardaki ve bugün adına Ortadoğu dediğimiz coğrafyadaki (Osmanlı Devleti bünyesinden kopan) bağımsızlık hareketlerini nasıl açıklarız? Elbette şunu kabul etmek gerekir; baskıcı dönemlerde konuşmak ve yazmak riskli olduğundan, Abdulhamit dönemi de bu riski hep hissettirmiştir. Buna rağmen, 1876 yılındaki Anayasa ve Meşruti idare ve diğerleri hep bu sivilleşmenin sonuçlarıdır. O yıllarda düşünen insanlar için Fransa adeta bir komşu kapısıdır.

         Başlarken temel aldığımız cümlenin temel olumsuzluklarından birinin “ulema”nın bir “aydın” olarak kabul edilip edilmeyeceği gibi absürt bir tartışmanın olmasındadır. Buradaki “aydın” tiplemesinin hep “seküler” anlamında, ulema tiplemesinin ise devamlı “dindar” olduğu kabulüne dayanır. Bu yaklaşımın aslında “dindar aydın” kavramını devamlı görmezden gelen kasıtlı şaşı bir bakış olduğu unutulmamalıdır. Yani seküler kabul edilen birçok dindar aydının varlığı ile çok dindar kabul edilen bazı ulemanın da bazen deist olduğu gerçeği göz ardı edilmektedir. Hatta bundan dolayı, ilk nesil Osmanlı aydınının 1850 (1856) yılından sonra ortaya çıktığını söyleyen Batılı düşünce adamları çıkmıştır. Halbuki Batı’da adına “felsefe” denilen fenomenin Doğu’daki isminin “düşünce” olduğu unutulmamalıdır. Kaldı ki Doğu düşünce yapısında “düşünmek” zorunluluktur, şarttır.

         Bir başka not da; Tanzimattan 19.asrın sonuna kadar yedisi Volter’e, üçü Fenelon’a ait olmak üzere toplamda on beş tane tercüme eser vardır. Demekki Batı’dan düşünce aktarımı sınırlı, değişim talepleri ise baskın olmuştur. Ahmet Cevdet Paşa ve Ahmet Mithat Efendi ile Ali Suavi ve Namık Kemal daha çok yerlidirler. Osmanlı kadın şairlerden Fatma Aliye’nin Cevdet Paşa’nın kızı olduğunu unutmayalım. Bunlara karşılık Abdullah Cevdet ve Nuri İleri gibi entelektüellerin de fikren Batı orijinli olduğu bilinmektedir.

         Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; genelde Türk tarihi boyunca, özelde de yakın tarihimizde meydana gelen değişimler tamamen devlet bürokratlarının ve son asırda da siyasilerin yönlendirmesi ile olmuştur. Tabi bunun en tenkit edilecek yönü; değişim talepleri, devletin idari ve siyasi; ordu, üniversite, medya, siyaset ve sınırlı bir zenginler sınıfı gibi kurumlarından gelmesi nedeniyle, pek eleştiriye açık olmamasıdır. İzzet Begoviç belki de bundan dolayı “Doğu’yu Batı’dan ayıran ve yeterince geliştirmeyen en önemli şeyin eleştiri eksikliğini olduğunu” söylemesi bundandır. Yani düşüncenin olup olmamasından önemlidir elbette ama bir eleştiri kültürünün olup-olmaması hayati derecede önemlidir.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X