Advert
KAMU MALLARI EMANET Mİ GANİMET Mİ?
Habib KARAÇORLU

KAMU MALLARI EMANET Mİ GANİMET Mİ?

Bu içerik 461 kez okundu.

                 Devlet ve milletlerin devamını sağlayan adalet unsurundan sonra ikinci unsur, erk veya temel direk maliyedir ki bunun omurgasını kamuya ait dediğimiz her vasıftaki gayrı menkul, işletme, üretim, kurum ve her türlü menkul değerler oluşturmaktadır. Bu kamu mallarını yönetme, çekip çevirme ve hak sahiplerine hakkı oranında verme işi ile ilgili devletin her kurumunda görevlileri vardır.

                İslam tarihinde ta Hazreti Peygamber (S.A.V.) döneminden itibaren “beytülmal” denilen kamuya ait bütün varlıklarla ilgili esas ve kurallar konulmuş, kamu mallarının korunması ve harcanması konusunda azami titiz davranılmış, herhangi bir hata yapılmaması için gereken hassasiyet gösterilmiştir. Asr-ı saadette gelirlerin toplanması ve dağıtılmasıyla bizzat Peygamber efendimiz (S.A.V.) ilgilenirdi. Gelen mallar, mescide götürülür, hak sahiplerine dağıtılırdı. Bu konuya Hazreti Peygamber (S.A.V.) ‘in ne kadar büyük önem verdiğini kavramak açısından şu hadis çok manidardır: Ebu Humeyd es-Saidi anlatıyor: Rasulullah (S.A.V.) İbn-i Lubeybe ismindeki bir şahsı zekât toplamakla görevlendirmişti. Bu kişi zekât toplamaktan döndüğü vakit: "Bunlar sizin, şunlar da bana hediye olarak verildi" demesi üzerine; Rasulullah (S.A.V.) minbere çıkıp hamd-ü sena ettikten sonra şöyle buyurdu: "Zekâtı toplamak için birisini görevlendirdikten sonra bana gelip de: "Bu sizin, şu da bana hediye verildi" diyor. Doğru olsaydı anne-babasının evinde oturduğunda o hediye kendisine verilir miydi? Allah'a yemin ederim ki her biriniz haksız bir şey alırsa kıyamet gününde Allah'a bu haksız yere aldığı şeyle kavuşacaktır. Bunun için hiçbirinizin boynu üzerinde taşıdığı deve, sığır veya koyunla Allah'ın huzuruna geldiğini görmeyeyim." Rasulullah (S.A.V.) daha sonra ellerini yukarıkaldırarak: "Allah'ım! Tebliğ ettim mi?" dedi. (Buhari, Müslim, Ebu Davut) Bu hadisten anlaşıldığı gibi devlet memurunun hediye alması veya görevi veya makamı sebebiyle her hangi bir menfaat elde etmesi dinimizce yasaklanmıştır.

                        Asrısaadet dönemi içerisinde İkinci Halife Hazreti Ömer (R.A) dönemine ait beytülmalla ilgili o kadar çok mesele anlatılır ki,  adaleti ile meşhur Hazreti Ömer (R.A.) Efendimiz, beytülmalden ne aldığını merak edenlere; kendisinin ve ailesinin nafakasının Kureyş’ten orta halli bir ailenin geçimi seviyesinde olduğunu, ancak bunu helal gördüğünü ve ayrıca Müslümanlardan herhangi biri gibi, kendi payına düşecek olan maaşı alacağını bildirmişti. Hazreti Ömer (R.A.) halife iken, Abdurrahman bin Avf (R.A.) ziyarete gelmişti. Selam verip müsait bir yere oturdu. Hazreti Ömer (R.A.)kendisiyle hiç meşgul olmuyor, hatta selamını bile almıyordu. Hayretle neticeyi beklerken, Hazreti Ömer (R.A.) işini bitirdikten sonra, beytülmale ait olan mumu söndürüp, kendi şahsına ait olan mumu yaktıktan sonra “Ve aleyküm Selam” deyip selamını aldı. Devletin mumunu dahi şahsını özel ziyarete gelen kişinin yanında kullanmamaya dikkat eden Ömer’ül Faruk (R.A.) döneminde aç ve açıkta kalan bir tek Allah’ın kulu bulunmamakta idi. Beytülmal her zaman dopdolu ve tüm Müslümanlar ve zımmiler müreffeh içinde idi.

            Asrısaadet döneminden günümüze dönecek olursak tam tersi olmasa da ona yakın bir tabloyla karşı karşıya bulunmaktayız. Bir zamanlar devletin en tepesindeki makamlarda görev yapmış bir siyasimizin şu sözü hafızalarımızdan bir daha silinmemek üzerine yer etti: "İsrafın önünü alsak sizden vergi almamıza gerek kalmaz.” Ne acı bir itiraf değil mi? Halktan yine halka harcanmak için toplanan vergilerin birileri tarafından gereksiz yere çarçur edilmesi ne vahim bir durum. Bir zamanlar bir arkadaşım bir görev nedeniyle gittiği bir okulda çok muhteşem bir müdür odası gördüklerini, ancak sınıflara gittiklerinde tam tersi köhne bir vaziyetle karşılaştıklarını anlatmıştı. Sınıfların niye bakımsız olduğu müdürün odasından anlaşılıyordu. Ne hikmetse, herhangi bir yere atanmış veya seçilmiş olanlarımızdan bazıları başında bulunduğu yerin tapusu kendisine verilmiş veya babasından miras kalmış gibi hareket ederek pervasızca kamu malı dediğimiz halka ait tüm imkân ve varlıkları şahsi zevki, rahatı veya çıkarı için kullanmaktadır. “Tüyü bitmemiş yetimin hakkı” sözü de artık sadece lafta kalmış olmalı ki görüp ve yaşadıklarımız bize bunu anlatmaktadır.

            Devletten maaş veya ücret alan herkesin aldığı parayı hak edip etmediğine dair bir kaygısı ve endişesi bulunmalıdır. Tam olarak hak etmediği bir kuruşu dahi almamalıdır. Bir zamanlar Harput’ta Sarahatun camiinin imamlığını yapan ismini hatırlayamadığımız büyük bir zat nasıl olursa bir sabah namazını kıldırmak için camiye gidemez. Maaşını aldığı vakfa bir vaktin ücretini hesaplatarak geri verir ve şunu söyler: “Bir kimse hak etmediği bir parayla evine ekmek götüreceğine bir kovaya tezek doldurup götürse daha iyidir.” Rabbim hepimize bu şuuru nasip etsin ve hesabını veremeyeceğimiz hiçbir şeyi de nasip etmesin. Âmin.

   

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
ÇEVRE DÜZENİ PLANI'NDA DEĞİŞİKLİK YAPILDI
ÇEVRE DÜZENİ PLANI'NDA DEĞİŞİKLİK YAPILDI
ELAZIĞ’DA KAYIP OLAN KÜÇÜK KIZI, JANDARMA EKİPLERİ BULDU
ELAZIĞ’DA KAYIP OLAN KÜÇÜK KIZI, JANDARMA EKİPLERİ BULDU