Advert
HARPUT MUSİKİSİNDE “HÜSEYNİ” TÜRKÜLER
Nevzat ÜLGER

HARPUT MUSİKİSİNDE “HÜSEYNİ” TÜRKÜLER

Bu içerik 2695 kez okundu.

      Yaşadığı son yıllarda rahmetli “MEHDİ METİN”E bir toplulukta sormuştum: Metin Bey müzik nedir? diye. Metin Bey de gayet rahat bir ifade ile cevap vermişti: “Müzik, aşıkın aşkını, fasıkın fıskını artıran şeydir”  cümlesiyle.

     Sonraları İbn-i Rabbihi’den şöyle bir şey kalacaktı hafızamda: “Bu sanat kulağın gıdası, ruhun merası, yüreğin bahar çimeni, aşkın arenası, keyifsiz kişinin rahatı, yalnızın arkadaşı, ruha hâkim olması ve yürekteki güzel sesi yüzünden de yolcunun azığıdır.”

      Müzik esas itibariyle ne iyi ne de kötüdür. Farabiye göre “müzik, müziği icra edende veya dinleyende bir istek ve ruh hali ile kendini ilham ettirir.” Ses besteye bağlı olarak ahenk ile süslendiğinde hissi bir hal almaktadır.

     Yine yakın bir geçmişe kadar Elazığ’da yayınlanan “Harput Posta” gazetesinin bir sayısında “Uşşak Bir Yazı” başlığı ile Elazığ türkülerinden Uşşak” makamında olanlarını yazmış ve çok alaka gördüğüne şahit olmuştum. O yazı bir bakıma yerelde uşşaka sakilik etmekti…

    Bu gün de Elazığ türkülerinden olup “hüseyni” makamında olanlarını yazacağım. Bu arada gerek mutasavvıf kadirilerin, gerek İ. Gazali’nin müziğe yaklaşımları da dikkate değer doğrusu: “Kalpler ve en derindeki düşünceler, değerli taşların sırları, hazineleri gibidir.  Bunların sırlarını ortaya çıkarmada, müzik dinleyerek özünü yakalamak dışında bir yol yoktur. Çünkü yüreklere ulaşabilmek için kulaklardaki kapılardan başka bir araç bulunmamaktadır.” diyorlar. Gerçi Çiçero!nun, gözlerden bahsederken ruhun penceresi diye söz ettiğini de unutmamak gerekir.

      “Hüseyni” makamının bizim ülkemizin insanlarının zevk ve ruh dünyalarına en uygun makam olduğunu söyleyen müzik otoriteleri de var.  Elazığ’a ait güzel bir “hüseyni” gazel ile başlayalım:

“Sana dil verdim ise yık da harap et mi dedim? / Nar-ı hicran ciğerim yak da kebap et mi dedim?”

       “Hüseyni” makamında bir de ölüm hoyratı vardır Harput ilinin:

“Dertli koyun, dertli koyun /  Dağdadır dertli koyun. / Ben bu dertten ölürsem /  Adımı dertli koyun.”

       Elazığ’da çok sevilen ve çok dinlenen bir divan vardır “hüseyni” makamında. Hakikaten zıkkımın şişede durduğu gibi durmadığına nefis bir örnek:

   “Ben şehid-i badeyem dostlar demim yâd eyleyin /Türbemi meyhane enkazıyla Bünyan eyleyin / Gaslolunmaz ma ile gerçi şehidan-ı vega / Yıkayın meyle beni bir mezhep icad eyleyin”

       Sonra Kayabaşı’ndan yanık bir ses gelir “hüseyni” makamında:  “Bir kara kaş bir kara göz sende var / Bir yaramaz deli gönül bende var / Çok zamandır hasretinle yanarım /Demezsin ki; derde deva bende var.”

       Gönül bu, söz dinlemez, bari aksın bir çağlayan gibi “bağrı yanık” hüseyni dizelerde:

“ Yar yad oldum yad oldum /  Yüzün gördüm şad oldum / Geçtim kapın önünden /Yıkıldım berbat oldum.”

      Genç yaşında başına gelmedik iş kalmayan delikanlı, Yemen’deki kardeşini, adeta cenaze merasimine davet eder:  “Bir tel vurdum Yemen’de gardaşıma / Tez yetişsin cenazemin başına.”

     Hüseyni makamının “uşşak”a yakın olanı da var;  “Efsaneler yazardım sevday-ı aşka dair / Gamdan dilimde Hayri hal-i ferağ olaydı”  “Nolaydı” redifi ile yazılmış Harputlu Şair Hacı Hayri Beyin bu şiiri de hüseyni makamında bestelenmiştir.

      “Evleri görünüyor / Gönüldür yeriniyor / Çekilecek dert değil /  Mevlam sabır veriyor.”  Türküyü hüseyni makamında yakan delikanlı sonradan sabredemeyecek ve Harput’u terk edecektir.

       Merhum Enver Demirbağ’ın sesinden  “Dağlar dağımdır benim / Gam ortağımdır benim / Söyletme çok ağlarım / Yaman çağımdır benim”  adlı hüseyni türküyü dinlemenin ayrı bir hazzı vardır.

       Hikâyesi çirkin olan “pencereden bir taş geldi” türküsü de, “ne feryat edersin divane gönül” türküsü de, “demedi yar demedi” türküsü de hüseyni makamındadırlar.

    Şimdi göl yok “Kövenk / Koğenk” köyünde ama o zamanlar varmış demek ki: Kövengin İllerinde/ Çimeydim göllerinde türküsü söylenmiş hüseyni makamında.

    “Elazığ uzun çarşı”, “Geline bak geline”, “Evleri uçta yârim”, “Hafo’mun evi”, “Çatal kaya alınmaz”, “Yoğurt koydum dolaba”, “Mezire’den çıktım ağrıyor başım”, “Duman almış mezarımın üstünü” türküleri ve “Kışlanın önünde redif sesi var” ağıtı hep hüseyni makamındadırlar.

      “Dağ üstüne dağ koysam dağ olmaz / Ah çekenin yüreğinde yağ olmaz” türküsünü hüzünlü hale getiren biraz güfte ise biraz da hüseyni bestedir.

       “Evlerinin önü gül, lale bağıdır / Eser bad-ı saba, zülfün dağıtır” sevgiliden insaf isteyen, elleri yanında merhamet bekleyen Harputlunun hüseyni dizeleridir.

      Gerçi makamlar bir musiki türüne, sadece bir kavme mal edilemez. Ancak Türkiye insanının en fazla iltifat ettiği makamların ilki hüseyni, sonra uşşak’tır.

       Harput musikisi, halk müziği ile sanat müziği arasında yer alır. Makam çeşitliliği de bunu gösterir zaten.

    Harput musikisi klarnet, keman, ud, kanun, cümbüş, dabruka ve tef ile davulla icra edilir. Harput musikisinde saz ve zurna yoktur. Harput musikisi “şehir Musikisi”dir. Kentlidir. Konuları genelde şehir efsaneleri üzerinedir. “Sinemde bir tutuşmuş yanmış ocak olaydı / Zülfün karanlığında bezme çerağ olaydı” mısralarını ancak bir şehirli, belki de ancak bir konaklı söyler… Harput musikisinde özellikle hoyratlar bu şehri Urfa ile Kerkük ile Erzurum ile Diyarbakır ile akraba yapar. Belki akraba oldukları için aynı türküleri, hoyratları söylerler…

       Herhalde çoğu şarkılar aşk için yazılmıştır dersek acaba mübalağa etmiş olur muyuz?

 

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X