Advert
OYUNU NASIL BOZARIZ?
SIRAÇ KOÇ

OYUNU NASIL BOZARIZ?

Bu içerik 302 kez okundu.

Konuştuğum ve takip ettiğim makro ekonomi uzmanlarının neredeyse tümü, ülkemizin içinden geçtiği süreçten kaygılı.

ABD ekonomisinin 2008 krizinin ardından toparlanması ve doların güçlenmesi, gelişmekte olan ülke ekonomilerini çok kötü etkiledi. Arjantin başta olmak üzere, Türkiye, Brezilya, Güney Afrika, Hindistan gibi ülkeler için ekonomik alanda gelecek pek parlak değil.

 

Türkiye, önümüzdeki bir yıl içinde 226 milyar dolar dış borç ödeyecek. Bu borcun çevrilmesi için her ay ortalama 19 milyar dolarlık bir yabancı sermaye girişine ihtiyaç var.

 

Ak Parti İktidarı, 179 milyar doları özel sektöre ve bankalara ait olan borcun geçen yıl olduğu gibi dış finansmanla karşılanabileceğini düşünüyor. Ekonomistler ise mevcut tablonun devamı halinde, Türkiye’nin dış kaynak bulmak zorunda kalacağı uyarısını yapıyor.

2011’de 70 milyar dolar olan MB döviz rezervi, bugün itibariyle 28 milyar dolara gerilemiş durumda. Dış ticaret açığı verdikçe, sermaye çıkışı sürdükçe ve sonucunda TL değer kaybettikçe, rezervlerdeki düşüş de devam edecek gibi görünüyor.

 

Bankalar açısından risklerin daha yönetilebilir olduğunu belirten uzmanlar, asıl sorunun reel sektörün borç yükü olduğunu söylüyor.

Örneğin geçen yıl, ilk 500 sanayi firmamız faiz ve amortisman öncesi 97 milyar TL kar açıkladı, aynı firmalar son 2 ayda 600 milyar TL kur artışından kaynaklı kambiyo zararı yazdı bilançolarına.

Yani döviz cinsinden borç, Türk Lirası cinsinden alacak olunca karşımıza çıkan tablo bu.

Borçlu şirketlerin temerrüde düşmesi, bunun önce bankalara ardından kamuya yansıması büyük tehlike.

 

Dolar kuru 6 TL iken ve faizler %28’lerde seyrederken reel sektörün dış kaynaksız borç ödemesi neredeyse imkansız.

Üstelik ödemeler dengesindeki bozulma, özel sektör borcunun olduğu İspanya, Almanya ve İtalya bankaları için de domino etkisi yaratacak bir bozulmaya yol açabilir. Merkez Bankası eski Başkanı Durmuş Yılmaz’ın açıklaması, bu tespiti doğrular nitelikte. Durmuş; “Bu bir finansal kriz değil. Bir ödemeler dengesi problemidir. Bu ödemeler dengesi problemi finansal krize dönüşür ve reel ekonomiye sıçrarsa işimiz çok zor" diyor.

 

Maalesef borçlanarak büyüme modelinin öngörülebilir ve beklenen sonucu bu.

Biz yıllarca ihracatla büyüdüğümüzü sanarken meğer borçlanarak büyümüşüz.

İhracatı ithalatını karşılamayan ve dış ticaret açığı veren Türkiye, tüm yatırımlarını hazine rezervlerini kullanarak ve dışardan borçlanarak yaptı.

İnşaat sektörü geçmişteki büyümenin temel dinamiğiydi tezi doğru.

Ama borçlanmanın da temel dinamiği olduğunu görmezden gelemeyiz.

Ve maalesef kamu-özel sektör ortak yatırımlarından dolayı borcun çoğu hazine garantisinde.

2009 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile döviz kazancı olmayan şirketlere de döviz açık pozisyonu taşıma izni verilmesi, 2009 yılında 65 milyar dolar olan şirketlerin döviz açık pozisyonunun bugün 220 milyar dolara çıkmasına yol açtı.

2008 yılından 2016 yılına kadar Türkiye’deki emlak piyasası kredilerinin neredeyse %90’ı döviz borçlanılarak verildi.

Neden mi?

Çünkü düşük faizli yani ucuzdu.

Ve bu ucuzluğun hep devam edeceği sanıldı.

 

Bugün yerli para birimimiz Türk Lirası ile ticaret yaparak ülkedeki döviz krizini çözeceğimizi düşünmemiz ise başka bir yanılgı.

İthalat ve ihracat rakamlarımızın denk olduğu ülkelerle bunu gerçekleştirebiliriz belki ama dış ticaret açığı verdiğimiz hiç bir ülke bu işe yanaşmaz. Çünkü ellerindeki TL’nin konvertble olduğu kadar rezerv para olması gerekiyor. Yani Uluslararası piyasalarda geçerliliği olan ve gerçek değerinden anında yabancı para birimlerine çevrilebilirliği şart.

 

Şu saatten sonra sıcak para girişine acil ihtiyacımız var.

Bunun da tek yolu politika faizini arttırmak gibi görünüyor.

Para biriminin dolar karşısındaki yüksek değer kaybı Arjantin’de yeni bir ekonomik krize yol açtı. Para birimi Pezo’daki değer kaybının önüne geçmek için arka arkaya faiz artırımlarına giderek politika faizini yüzde 40'a çıkardı. Bu da doların yükselmesini önlemeye yetmeyince haziranda IMF ile stand-by anlaşması yaparak, 50 milyar dolarlık kredi almak zorunda kaldı.

Yani zamanında önlem almadığı için faturayı daha ağır ödedi.

 

Osmanlı’dan başlayarak Cumhuriyet tarihi boyunca karşılaştığımız ekonomik sıkıntıların faturasını ülkenin tüm kesimleri ödüyor.

Çoğunluk fakirleşirken, azınlık zenginleşiyor.

Sanayici dostum Dr. Abdurrahman Yücel’in şu sorularına cevap bulursak sanırım çözümü de bulmuş olacağız.

“Her 10 yılda bir devalüasyonlarla paramız, emeğimiz, hazinemiz düzenli olarak sömürülüyor.

Bu rutinleşen krizlerin bir açıklaması olmalı.

Dünyanın sermaye baronlarının bizim gibi gelişmek arzusu ile çalışan üreten ülkelerin önünü kestikleri düzenli bir oyunun kurbanı gibiyiz.

Neden bunların pençesinden kurtulamıyoruz ?

Ve neden bir yol bulamıyoruz ?

Bize kim nasıl engel oluyor?”

 

Bu böyle gitmez, gitmemeli...

Gelecek nesilleri, küresel sermayenin vahşi saldırılarından koruyacak tedbirleri bugünden almalıyız.

Daha fazla hukuk, daha fazla demokrasi, adalet ve eşitlik esaslı yapısal ekonomik reformlarla tüm kesimleri kapsayan bir kalkınma programını bugünden oluşturmalıyız.

Ancak o zaman, emperyalistlerin ülkemiz üzerindeki oyunlarını bozabiliriz.

İyi haftalar...

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Vali Kaldırım’dan Mevlid Kandili mesajı
Vali Kaldırım’dan Mevlid Kandili mesajı
Ters lale tohumları toprakla buluştu
Ters lale tohumları toprakla buluştu