Advert
ESKİ VE YENİ TÜRKİYE
Nevzat ÜLGER

ESKİ VE YENİ TÜRKİYE

Bu içerik 1905 kez okundu.

       İnsanın yaratılışından İslamın zuhuruna kadar olan zaman diliminde bu günkü anlamda ‘devlet’ kavramına çok ciddi olarak rastlamak biraz zor gibidir.

    Ancak İslamın doğuşundan sonra, önceden kabile anlayışına veya sınıf esasına ya da kadın erkek esasına göre şekillenmiş olan toplumlarda değişim başladı.

       Kadınlar için o güne kadar Avrupa’nın ya da dünyanın diğer toplumlarında görülmeyen haklar gündeme geldi. Kölelik müessesi yavaş yavaş şekil değiştirmeye ve sonraları tamamen ortadan kalkma durumuna geldi. Kabileler eski önemini kaybetti ve “inanç Kardeşliği”ni esas alan örgütlenmeler ortaya çıktı. Sınıflar arasındaki uçurumlar kalkmaya başladı, “uhuvvet- kardeşlik” esası benimsendi. Bu gelişmeler zaman zaman birçok toplumda görüldü.

     Ancak genel bir “iktisadi” değerlendirmeye tabi tutarsak insanın yaratılışından 18. yüzyıla gelinceye kadar değişik versiyonlarına rağmen insanlar tarımla, ticaret ve el sanatları ile uğraşmışlardır.

      Bu tarımın şekli ne olursa olsun en belirleyici unsur toprak oldu bu dönemde. Bu topraklardan elde edilen ürünler her ne kadar önce şahsi ihtiyaçlar için kullanılmışsa da bir mübadele aracı olarak da kullanılmıştır. Yapılan bu mübadele, önceleri “takas ticareti” şeklinde yürürken, paranın ya da kıymetli madenin kullanılmaya başlamasından sonra “satış” şeklinde işlemeye başlamıştır. Tarım ve ticaret tarihin hiçbir döneminde önemini kaybetmeyecekti, ancak farklı unsurların da öne çıkmasına engel olamayacaktı.

     İstanbul’un fethedilmesiyle dünya ipek ve baharat yollarının Osmanlı’ların eline geçmesi sonucu, Avrupa yeni yollar aramanın peşine düştü. Amerika’nın keşfinden sonra Avrupa’ya sel halinde altın ve gümüş gelmeye başladı. Yüzyıllık bir sürede gümüş üretimi ortalama 100 bin kilodan 400 bin kiloya çıktı. “1503-1660 yılları arasında Amerika’dan İspanya’ya 181 ton altın ve 17.000 ton gümüş gelmiştir.”

     Bu gümüş akışı Avrupa’da fiyat yükselmelerine ve enflasyona sebep olurken, aynı zamanda 18. yüzyılda buharlı makinenin icadıyla sanayileşmeyi başlatmıştır.

    İşte 18. yüzyılda başlayan bu devreye “Endüstri Çağı” denmiş, günümüzde bu kavramın yerini “sanayileşme” almıştır.

     Sanayileşme ile birlikte toplumsal bir takım değişmeler de meydana gelmiştir.

    Özellikle İslam’ın gelişinden sonra biraz daha örgütlü hale gelen “devlet” kavramı, sanayileşme inkılâbından sonra belki 1789’dan itibaren bir de kültürel akım olarak demokrasi düşüncesini geliştirmiştir.

     Üçüncü değişim ise ikinci dünya harbinden sonra görülen ve adına da “Bilim Çağı” “iletişim çağı” “bilişim çağı” “uzay çağı” ya da “bilgi çağı” da denilen çağdır.

   Bu üçüncü değişimi şu anda bütün dünya biliyor. Bir kısım devletler bu değişimi yaşıyor, bir kısım devletler direniyor, bir kısım devletler de sadece konuşuyor.

        Üçüncü değişim denilen bu çağın üç hakim unsuru var:      

       -Demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi.

        Bizde de Merhum 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal bu üç hedefi şöyle sıralamıştı:

       -Düşünce ve ifade hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti, serbest pazar ekonomisi.

     Bu üç kavram insanların mutlulukları için olduğu kadar, gelişmiş ülkelerin de daha çok gelişmelerine zemin hazırlamak istidadındadır.

      “Ben öyle bir demokrasi arzularım ki; dünyadaki belli düşünce devrimlerini kucaklamanın, korumanın yanı başında benim kabir sonrası hayatımla ilgili problemlerimi de çözsün. Onları da müsamaha ile kucaklasın.” Demokrasiler “medeniyetler Çatışması”na değil “Medeniyetler Buluşması”na kapı açmalıdır.

       Karma ekonomi, yarı özel ekonomi devri gibi yarı demokrasi devri de geçmiştir.

       Dünyada yaşayan 6,5 milyar nüfusun, yarısı günde 1,5 dolar, 1,5 milyarlık nüfusun da bir milyarı günde bir dolardan aşağı kazanca sahip. Cehalet-yoksulluk, yoksulluk-cehalet kısır döngüsü çalışıyor. Yani burada ne insan hakları, ne de demokrasi kalır.

       Sınırların önemi azalmıştır, dünya artık tek pazardır. Rekabet ve kalite küreselleşmiştir. Üretim yapmak artık yeterli değildir. Terör küreselleşmiştir. Şirketlerin menşei değil, nerede ve kim için yatırım yaptıkları önem kazanmıştır. Yeni dünya düzeninde “bölgesel işbirlikleri” önem kazanmıştır. Pazar payınız bir yılda sıfır noktasına gelebilir. Dünya artık konvansiyonel bankacılığı terk ediyor ve onun yerine özel finans kurumları ve “risk sermayesi” geçiyor. Bir işe ayırdığınız kaynağın miktarından daha çok, o kaynağı hangi ölçüde verimli kullandığınız önem kazanmıştır. Farklı düşünmenin suç olmadığı bir dünya oluşuyor artık. Sınır ötesi sermaye hareketlerinin bir ülkenin genel dengesini bir anda nasıl artıya ya da eksiye çevirebildiğini somut bir biçimde yaşayabiliyoruz.

       Önümüze konan seçenekleri iyi değerlendirirsek dünyanın merkezinde, iyi değerlendiremezsek taşrasında yaşamaya devam ederiz.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X