Advert
TARİH TEKERRÜR MÜ EDECEK?
Habib KARAÇORLU

TARİH TEKERRÜR MÜ EDECEK?

Bu içerik 624 kez okundu.

                       

            Her şey 27 Ekim 1914 tarihinde başlamıştı. I.Dünya savaşına İttihatçılar tarafından bir oldubittiyle sokulan Osmanlı Devleti,  Alman savaş gemilerinin Karadeniz’deki Rus limanlarına saldırmasıyla bir anda kendisini savaşın ortasında bulmuştu. Müslümanların halifesi Sultan Reşad’ın “Cihad-ı Ekber” çağrısıyla Osmanlı orduları saflarına katılan iki milyonun üzerindeki İslam evladı yedi cephede Rus, İngiliz, Fransız ve diğer Avrupa devletlerinin ordularıyla çarpışmış, birçoğunda galip gelmiş, bazılarında ise mağlup olmuştu. Aslında savaşın perde arkasındaki destekçilerinin ve taraflarının bir tek gayesi vardı; o da Osmanlı Devletini tarih sahnesinden silmek, Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak ve Osmanlı topraklarındaki petrolü el geçirmekti. Bu sinsi emeller Yahudi-İngiliz ittifakı tarafından çok öncelerden planlanmıştı.

            Dört asır boyunca İslam birliğini ayakta tutan, Müslümanların hamisi, Hilafetin merkezi Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi öyle göründüğü gibi kolay da değildi. Bu nedenle kaleyi içeriden fethetmek gerekiyordu. Bu konuda çok mahir olan İngilizler kendilerine partner olarak Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’i seçmişlerdi.

Şerif Hüseyin 1916 Haziranında Osmanlı Devleti’ne karşı isyan ederek aynı yılın Ekim ayında da kendisini Arabistan kralı ilân etti ve İngiltere tarafından Arabistan kralı olarak tanındı. Vahhabiliğin savunucusu İbn Suûd ise Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etmese de Basra körfezinde İngiltere’yi rahat bıraktığı için İngiltere’nin Irak harekâtını çok kolaylaştırmış oldu. İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour, 2 Kasım 1917’de Siyonist Federasyonu başkanı Rothschild’a gönderdiği bir mektupta, İngiltere’nin Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasını kabul ettiğini resmen bildirdi. Balfour Deklarasyonu adını alan bu belge 1918 yılı içinde Fransa, İtalya ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından da kabul ve destek gördü. Şerif Hüseyin ve oğulları savaşın sonuna kadar İngiltere ile iş birliğini sürdürdüler. Kut’ul-Amare gibi birçok cephede Osmanlı ordusu büyük zaferler kazansa da 1918 yılı sonlarında Fahreddin Paşa’nın savunduğu Medine hariç bütün Arabistan yarımadası elimizden çıktı. Medine de Mondros Mütarekesi’nden sonra teslim oldu.

        İttifak devletleri;  Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Bulgaristan, Amerikan’ın itilaf devletlerine yardıma gelmesiyle Avrupa kıtasında savaşı kaybetmiş ve barış anlaşması imzalayarak savaştan çekilmişlerdi. Böylece tek başına kalan Osmanlı Devleti de ateşkes istemek zorunda kaldı. Ortaklarına teklif edilmeyen ateşkes şartları Osmanlı Devletine dayatılmış, adeta teslim olması istenmişti. Devleti savaşa sokan, başta Enver, Talat ve Cemal Paşalar olmak üzere İttihatçıların çoğu çareyi kaçmakta bulup ülkeyi terk etmişlerdi.

            I.Dünya savaşı Osmanlı Devletine ve halkına çok ağır bedeller ödetmişti. Savaşa katılan ordunun yarısı cephe dışı kalmış, toplamda bir milyon civarında şehit, yaralı, esir veya kayıpla büyük bir zayiat verilmişti. Osmanlı topraklarının önemli bir bölümü İngiliz ve Fransızlar tarafından işgal edilmişti. Sonuç olarak Anadolu’da bir kurtuluş savaşı verilerek yeni bir devlet kurulmuş, böylece altı asırlık Osmanlı Devleti tasfiye edilerek hilafet kaldırılmış, İslam âleminin başı koparılmış, darmadağın edilmişti.

1918 yılından itibaren Filistin’e Yahudi göçü başlamış, adım adım işgal edilmeye başlamıştı. Bölge halkının işgale karşı direnişi yetersiz kalmış ve 1948 yılında Siyonist İsrail devleti ilan edilmişti. Başta Mısır olmak üzere İsrail’le savaşan Arap devletleri hemen her savaşta mağlup olmuş, önemli oranda toprak kaybetmişlerdi. Suriye’nin Golan tepeleri, Ürdün’ün Batı Şeria bölgesi ve Mısır’ın Sina yarımadası Siyonistlerce işgal edilmişti.

            Tarih mi tekerrür mü ediyor,  yoksa Sultan II.Abdulhamid’in dediği gibi hatalar mı tekerrür ediyor? Sanki yüzyıl öncesini yeniden yaşıyor gibiyiz. 11 Eylül 2001 tarihinde Amerika’da ikiz kulelerin vurulmasıyla ABD ve müttefiklerinin İslam âlemine başlattığı haçlı saldırıları günümüzde dünyanın dört bir yanında aralıksız olarak devam ediyor. Arakan’dan Somali’ye, Keşmir’den Filistin’e kadar zalim devletler egemenlikleri altındaki Müslümanlara her türlü zulmü reva görüyor, asimilasyon uyguluyor, yok etmeye çalışıyorlar.

            2011 Arap baharının ardından iç savaşın yaşandığı Suriye, Irak, Yemen ve Libya’da Müslümanlar katledilmeye devam ediyor. Yine bu topraklarda şehirler, kasabalar ve köyler yerle bir edilerek yaşanmaz hale getiriliyor. Fiilen parçalanmış durumda olan bu İslam ülkeleri bölgelerindeki diğer devletleri de doğrudan veya dolaylı şekilde olumsuz şekilde etkilemeye devam ediyorlar. Yaşanan iç savaşlarda taraf olan İran, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi ülkelerde ekonomik kriz, diplomasi savaşı ve siyasi çalkantılar kesilmeksizin devam ediyor.

            Ülkemizi derinden etkileyen en büyük iç savaş elbette Suriye’de 2011 Martında başlayan savaştı. Ülkesini terk etmek zorunda kalan dört milyona yakın Suriyeli bize sığındı. BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) yani BİP (Büyük İsrail Projesi) sınırları içerisinde olan Suriye’yi parçalamak için başta ABD ve İngiltere olmak üzere batılı devletler iç savaşı körükleyerek içinden çıkılmaz hale getirdiler. Araplarca DEAŞ denilen IŞİD adlı terör örgütünü kurarak iç savaşı başka boyutlara taşıdılar ve bu bahaneyle Rusya’nın Suriye iç savaşına katılmasını sağladılar. Suriye iç savaşı nedeniyle çok büyük sıkıntılar yaşayan ülkemiz zorunlu olarak meselenin çözümü umuduyla Rusya’ya yanaşmak zorunda bırakıldı. Ayrıca Irak’ta oldubittiye getirilerek ilan edilmek istenen bağımsız Kürt devleti meselesi de İran ve Irak’la ittifak yapmayı zorunlu kılıyordu.

            2000 yılından beri Suriye yönetimini elinde bulunduran diktatör Beşşar Esed için önemli olan iktidarını hiç kimse ile paylaşmamak ve gücünü tek başına korumaktır. Her şeye rağmen Esed, İran ve Rusya'dan aldığı destek sonucunda zaman içerisinde Suriye topraklarının % 60'ını kontrolü altına almıştır. Geriye kalan bölümde ise, ABD, PKK uzantısı olan SDG terör örgütü ile oluşturduğu ittifakı ile Fırat'ın doğusundaki Suriye topraklarının yaklaşık %30'unu kontrolü altına almıştır. Dikkat çeken husus, Suriye petrolünün %90'ı ve doğal gazın %45'i bu bölgede üretilmektedir.

 Ülkemiz için önemli olan husus ise, Fırat'ın doğusundaki bu bölgenin Türkiye'nin güvenliği açısından tehlike arz etmesidir.  Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye ordusunun elinde ise sadece % 10’luk bir kısım kalmıştır. Son durumda Suriye, ABD ve Rusya arasında vekâlet savaşlarının yaşandığı bir satranç tahtasına dönmüş bulunmaktadır. İki ülke arasında kalan Türkiye bu durumdan en az zararla çıkmanın mücadelesini vermekte, bir taraftan sürekli saldırı altındaki İdlip’te durumu korumaya çalışırken, öte yandan PKK/PYD’nin kontrolündeki yüzlerce kilometre uzunluğundaki sınırda güvenliğini temin etmeye çalışmaktadır.

            Bölgemizde Müslüman topluluklar aleyhinde cereyan eden olaylar karşısında artık bıçak kemiğe dayanmıştır. İsrail’in Filistin’deki zulmü ayyuka çıkmıştır. Suriye’nin parçalanması doğrudan Türkiye’yi etkileyecektir. Irak’ta halen sular durulmamış tam manasıyla iç barış sağlanamamıştır. Yemen’deki iç savaş komşulara da sıçramaya başlamış, sonuçta S.Arabistan ve BAE ile İran arasında bir savaşa sebep olacak düzeye doğru tırmanmaya devam etmektedir. Akdeniz’de işbirliği içerisinde olan İsrail,  Kıbrıs Rum Kesimi ve Mısır Türkiye’nin sabrını zorlamaktadırlar. Bütün bu ahval ve şartlar içerisinde Türkiye neredeyse bölgede yalnız bırakılmıştır. Körfez ülkeleri içerisinde sadece Katar’la iyi ilişkiler içerisinde olan ülkemizin Rusya ile yaptığı ittifak ne kadar güvenilirdir ve nereye kadardır? Bu durumda yapılacak en büyük ittifak kendi içimizdeki ittifak olacaktır. Beş yıldan beri seçimler ve siyasi tartışmalar nedeniyle bayağı gerilmiş olan halkımızın kucaklaşması, dayanışması ve kenetlenmesi için gereken adımlar atılmalıdır. Bin yıldan beri bu topraklarda her halükarda varlığını devam ettiren yüce milletimiz bu badireyi de Allah’ın izniyle atlatacaktır. Ancak bunun için adil bir yönetim, sevgi ve hoşgörünün hâkim kılınması ve ekonomide ciddi bir atılımın yapılması elzemdir. Elbette bizi biz yapan en büyük gücümüz inancımızdır. Yüce Rabbimiz Ali İmran Suresi 139.Ayette öyle buyuruyor: “Gevşeklik göstermeyin,  üzülmeyin, eğer inanmışsanız şüphesiz en üstün olan sizsiniz.” Yüce Rabbimiz imanımızı artırsın, düşman topluluğu karşısında bize yardım etsin. Amin.

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
ÇIKIŞ MAÇIMIZ OLACAK
ÇIKIŞ MAÇIMIZ OLACAK
ÖZTÜRK: KART GÖREN CEZASINA KATLANIR
ÖZTÜRK: KART GÖREN CEZASINA KATLANIR