Beşir İSLAMOĞLU
Beşir İSLAMOĞLU
Giriş Tarihi : 28-01-2020 00:55

MEHDİ BEKLEMEK, GELECEĞİ İNŞA ETMEKTEN KAÇMAKTIR

 

Tarih boyunca “dinci” kisvesiyle kendini mehdi olarak tanıtan veya başkasını mehdi olarak ilan eden onlarca kişi duyduk ve gördük. Bugünlerde sosyal medyada yine mehdi bekleyenlerin seslerini tekrardan duymaya başladık.

Başdanışman Adanan Tanrıverdi kendine vazife olmayan bir konuda kalkıp rahatlıkla “mehdi gelecek, ortamı buna göre hazırlamalıyız” diyebilmektedir.

Yine, İran eski C. Ahmedinejad da Birleşmiş Milletler toplantısında “inşallah bu yıl (2020) İsa mesihin desteklediği İmam Mehdi gelip insanlara yardım edecek, adaletsizliği bitirecek ve dileklerimizi gerçekleştirecektir” diyerek mehdinin gelmesine tarih bile verebilmektedir.

Bu makalede “mehdi gelecek zulüm bitecek” düşüncesinin absürtlüğünü konuşacak değilim; ancak bu düşünceden yola çıkarak “geleceği inşa etmek adına nasıl hareket etmeliyiz” konusunda düşüncelerimi beyan etmeye çalışacağım.  

Başta şunu belirtelim ki bizi dünyaya gönderen ve bize sahiplik yapan Rabbimiz, bizlere doğru yol göstermek için de Kitabı ve elçisini apaçık kanıtlarla göndermiştir. Bize düşen vazife, Kitabı ve elçisini doğru anlamaya çalışmak ve gösterdikleri hedefe emin adımlarla yürümektir.

Kitabı ve elçisini (yani dini) doğru anlamak için mutlaka akıl ve düşünceyi devreye sokmak (çalıştırmak) gerekir; ancak Kitabı ve elçisini birbirinden ayıranlar (iki ayrı kaynak zan edenler), kesinlikle yanılmaktadırlar. Mesaj tektir ve o mesaj da Allah’ındır; O’nun asla ortağı yoktur.

Yine belirtmek isterim ki Allah’ın sünnetini (mesajını) anlayamayan, Resulullah as’ın sünnetini hiç de anlayamaz. Kur’an’ın mesajını anlayanlar, Resulullah’ın konumunu çok iyi anlamış olurlar; ancak Kur’an’ı anlamayanlar, Kur’an yerine elçisini, hatta önderlerini yerleştirip onlara daha çok kulak verirler. Evet, Resulullah’ın doğru anlaşılması için, öncelikle Kur’an’ın doğru anlaşılması kaçınılmazdır.

Tekraren belirtelim ki Kitabı ve elçisini (yani dini) doğru anlamak için mutlaka akıl ve düşünceyi devreye sokmak (çalıştırmak) gerekir. Tabiidir ki akıl ve düşünce devreye girince mutlaka farklı kanaat ve yorumlar ortaya çıkacaktır. Yani, “çok seslilik” doğal olarak kendisini gösterecektir; ancak çok sesliliği risk ve bozulma değil, zenginlik olarak kabul ettiğimiz sürece ilerlemeye devam edeceğiz.

Ben inanıyorum ki dini ne kadar özgürce tartışabilirsek, o kadar terakki kazanır ve o kadar istifadeli hale getiririz. Din üzerinde yapılan müzakereler, dine zarar vermez, aksine daha zihin açıcı hakikatler kazandırır ve bizleri tefekkür ve tedebbüre kavuşturur.

Kabul etmeliyiz ki ilim adamlarının ayetleri müzakere ederken, ayetlerden farklı düşünceler ve farklı sonuçlar çıkartmaları kaçınılmazdır ve aynı zamanda bu müzakereler ufuk ve vizyon kazandırmaktadır. Yeter ki dinin temel esasları olan uluhiyet, nübüvvet, ahiret, temel hükümlerde bir sapma olmasın.

Onun için “Benim gibi düşünmüyor” diye hiçbir Müslümanı dışlamaya ve İslam dairesinden atmaya hakkımız yoktur. Başkalarının dinini-inancını ölçmek yerine, kendi Müslümanlığımızı (takvamızı) gözden geçirip “iyi örnek” olmaya bakmalıyız. Başkalarına düşüncesini dayatmak hastalıklı bir tutumdur; bundan zinhar uzak durmak gerekir.

İsim vererek söylemek gerekirse, Seyid Ahmet Han’dan Edip Yüksel’e, Kadı Abdul Cabber’dan Mustafa İslamoğlu’na, Ebu Hanife’den Yaşar Nuri’ye, Farabi’den Caner Taslaman’a, İbn-i Arabi’den Dücane’ye, Ahmet bin Hanbel’den Nurettin Yıldız’a, İmam Gazali’den Ebubekir Sifil’e, Celaleddin Rumi’den Kıbrisi’ye, İmam Rabbani’den Cübbeli Ahmed’e, Said Nursiden Mehmet Kutlular’a varıncaya kadar hiç kimseyi düşüncesinden dolayı tekfir edemeyiz, kafir diyemeyiz.

Evet, şahısları eleştiririz; yanlış gördüğümüz düşüncelerine yanlış, isabetsiz ve saçma deriz; ancak kendilerini Müslüman kabul eden kişileri akide/inanç bağlamında değerlendirerek “kafir” dememeliyiz.

Yani “Ben Müslümanım” diyen hiç kimseye “sen kafirsin” dememeliyiz; ancak Kur’an’ın küfür, şirk, fısk, nifak, zulüm, haram, fücür vs. olarak nitelediği cürümleri (eylemleri) de görmezlikten gelemeyiz. Yani “bu söz küfürdür, şirktir, fısktır, nifaktır” veya bu iş/eylem zulümdür, haramdır, fücurdur” deriz, diyebilmeliyiz; ancak hiç kimseyi cennete veya cehenneme göndermek hakkına sahip değiliz. O hak sadece Allah’a aittir. 

Esasen insanları tartışmak yerine, fikirleri tartışmak gerekir. Fikirleri de “iman-küfür” ekseninden ziyade ahlak, fikir ve bilim/ilim ekseninde ve de “usul” dairesi içinde müzakere etmeliyiz. Aksi takdirde faydadan çok zarar vermiş oluruz.

Şunu da bilelim ki Resulullah as dışında hiçbir şahıs mutlak otorite sahibi olmadığı gibi, hiçbir mezhep, zümre ve düşünce de değildir. Her kişi veya zümre dinlenir, doğru söyledikleri alınır, doğru kabul edilmiyorsa terk edilir.

Esasen bugün Müslümanları karşı karşıya getiren temel meselelerin başında “değişen şartlara paralel olarak düşüncenin ve fıkhın güncellenmemesi” gelmektedir. Oysa Müslümanların düşünce ve fıkıhta ilerlediği yıllara göz attığımızda, toplumsal hükümlerin konjonktüre bağlı olarak sürekli değiştiğini görürüz.

Eğer İslam’ın bugüne ve yarına dair söyleyecek sözü, uygulanacak hükümleri yoksa bu Müslümanların sonu demektir. Özellikle eğitim, yönetim, ekonomi, sosyal hayat, aile ve günlük hayat gibi alanlarda her zaman değişim söz konusu olduğundan bu değişime paralel olarak yeni kararlar ve hükümler konulmalıdır.

Bugün hala hayatın gerçekliğini görmeyen, değişime direnen, insanları yüz yıllar, hatta bin yıllar öncesinin fetvalarına mahküm eden ve o yıllarda yazılmış kitaplarla sürekli haşir neşir eden ulema (!), adeta zihinlerin düşünmesine kilit vurmaktadır. Halbuki vahyin mesajları ve Resulün örnekliği evrenseldir, kıyamete kadar canlı olmalı ve hayata ışık tutmalıdır.

Müslüman toplum bu olumsuz zihin ve düşünce girdabından çıkamadığı için başta eğitim, insan hakları, özgürlükler, güvenlik, ekonomi, sosyal refah, bilim, teknoloji, çevre ve temizlik gibi çok önemli sorunlarla boğuşup durmaktadır ve maalesef kendilerine derman olamadıkları gibi dünyaya da örnek olamamaktadır.

Öyle ise, inanan her insan yeryüzünde kendisini Allah’ın halifesi kabul ederek sorumluluğunu yerine getirmelidir. Çalışkanlığı, adaleti, merhameti, hoşgörüsü ve düşünce üretmekle insanlığa örnek olmalıdır. Kendisi için sevip istediğini kardeşleri için de samimiyetle istemelidir.

Bilinmelidir ki sorumluluğunu yerine getirmeyip mehdi bekleyen, her türlü tembelliği kadere fatura eden, akıl ve iradesini başkalarına havale eden, kainattaki determinizm (sebep-sonuç) ilkesini dikkate almayan kişi ve toplumlar ezilmekten kurtulamazlar.

Evet Mehdi beklemek, aklı kullanmaktan, sorumluluk almaktan ve geleceği inşa etmekten kaçmaktır. Onun içindir ki “mehdi, mesih, kurtarıcı” bekleyenler, tarih boyunca ezilmekten kurtulamamışlardır. 

Selam ve muhabbetlerimle…

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
  • Süper LigOP
  • 1Trabzonspor2653
  • 2Başakşehir FK2653
  • 3Galatasaray2650
  • 4Sivasspor2649
  • 5Beşiktaş2644
  • 6Alanyaspor2643
  • 7Fenerbahçe2640
  • 8Göztepe2637
  • 9Gaziantep FK2632
  • 10Denizlispor2631
  • 11Antalyaspor2630
  • 12Gençlerbirliği2628
  • 13Kasımpaşa2626
  • 14Konyaspor2626
  • 15Yeni Malatyaspor2625
  • 16Çaykur Rizespor2625
  • 17MKE Ankaragücü2623
  • 18Kayserispor2622
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA