Advert
EKONOMİK KALKINMA OLMAZSA OLMAZ MI?
Nevzat ÜLGER

EKONOMİK KALKINMA OLMAZSA OLMAZ MI?

Bu içerik 1952 kez okundu.

Niçin yalnız ekonomik kalkınma? Soru cevabı gerektirecek kadar köşeli. Fert başına düşen milli gelir miktarı önümüzde adeta kutsal bir metin gibi tutuluyor. Gelirin adil dağılımından bahseden yok gibi. Dünya çapında ele aldığımızda, seksen beş kişinin yıllık geliri, üç buçuk milyar insanın yıllık gelirine eşitse, yurt içinde de nüfusun % 5’nin geliri ülke nüfusunun yarısının gelirine eşit ise hangi fert başı gelirinden bahsedilebilir? Gelirin adil dağılımı için yeterli çözüm üretilemiyorsa hangi milli gelirden bahsedebiliriz.

 Kalkınma hamlesinin nasıl yapılacağını belirleyen unsur tek tek bireylerin ve genel olarak toplumun sahip olduğu bilgi birikimidir. Bu bilgi birikimi hedeflenen şeyi gerçekleştirmeye yetecek seviyede olursa, toplumun ortaya koyduğu o ilk “niçin” sorusunun cevabına da uyumlu ise kalkınma hızla ve kolaylıkla gerçekleşir. Yok, bu bilgi toplumun “niçin” sorusuna toplumun değer yargıları istikametinde cevap veremiyorsa topyekûn bir kalkınmayı sağlamaktan uzaklaşır. Hatta böyle bir hamle toplum içerisinde ayrışmalara ve rahatsız edici katmanların oluşmasına yol açabilir.

Kalkınma hamlesinin gerçekleştirilmesinde “ne ile” sorusunun cevabı olan araçlar da en az “niçin” sorusundaki ortaya çıkan olguya uygun olmalıdır. Yani bu üçüncü şıkkın açılımı iktisadi faktörleri meydana getirir.

Sonuçta bir işi ortaya koyan dini ve milli duygular iradeyi, araçlar ekonomiyi, nasıl yapılması gerektiği de bilimsel bilgiyi ortaya kor.

Neyin doğru, gerçek ve kabul edilebilir olduğunu belirleyen güç iradedir, toplumsal taleptir.

Yapılan bu tasnif ve izahlar aslında “endüstri devrimi”nden sonra başlamıştır. Endüstrileşme sonrası yapılan bu izahlar da maalesef daha çok ideolojiktir.

Endüstrileşme öncesi dönemlerde çalışmak, üretmek, ticari faaliyette bulunmak, daha çok insanların fizyolojik ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için yapılan bir dizi faaliyetlerdi. Oysa endüstrileşme sonrası yapılan çalışma, insanların kendi ihtiyaçlarını karşılama amacı olmaktan çıkmış, başkaları tarafından istenen, yararlı ya da zararlı olduklarına onlar tarafından karar verilen, bu nedenle de onlar tarafından ödüllendirilen veya cezalandırılan bir alan olmuştur.

Endüstrileşen toplumlarda, geleneksel ve sosyal kurumlar, fonksiyonel olmaktan çıkmıştır. Bu değişim yalnız bir ülke içinde kalmamış, bütün dünyayı etkisi altına alarak “küreselleşmiştir”.

18. ve 19.yy.da meydana gelen “endüstri devrimi”, etkisi altına aldığı devletlerin aile hayatında, geleneklerinde, inançlarında, tarih ve coğrafya kitaplarında, eğitimlerinde, üretimlerinde, tüketimlerinde, giyim ve kuşamlarında, siyasi olaylarının yönlendirilmesinde bir “değişme” meydana getirmiştir. Bu değişme yer yer ilerleme şeklinde görüldüğü gibi, yer yer de gerileme şeklinde meydana gelmiştir. Bu değişimi başlatan faktörlerin teknolojiden daha çok ideoloji olduğunu ileri sürenler dahi, teknolojinin değişimdeki rolünü kabul ediyorlar. Değişimin özellikle maddi yapıda olduğu alanlar için bu rol daha önemli kabul edilmektedir.

Günümüzde ailenin, kendi çocuklarını ergenlik yaşına kadar eğitme işlevi dahi endüstrileşmenin etkisi ile çok zor hale gelmiştir. Çünkü günümüzde eğitim, kendi kendine yetme, mutlu olma çabası olmaktan çıkmış, başarı ve rekabeti, makineye perestiji telkin eden, eğiteni devamlı ve muhakkak kazanmaya, eğitileni de yarış atı haline sokup, ondan maddi kazanç elde edilen bir obje haline getirmiştir.

Batı merkezli yaklaşımların hepsinde “endüstrileşme, kalkınma, gelişme ve batılılaşma” aynı manada kullanılmıştır. Çünkü bu yaklaşım tarzının ana teması, bu başarıları elde etmek, ancak Batı toplumlarının başarabilecekleri bir olgu olup, kalkınan bir toplumun da aynı zamanda Batılılaşmış bir toplum olduğu vurgusu üzerinedir.

Yakın geçmişte veya günümüzde teknoloji transfer edilirken veya gelişme modeli olarak o ülkeler alınırken, bütün Batılı değerler de onunla birlikte taşınmaktadır. Dünyada bu ilkenin dışında kalmış gibi gösterilen Japonya’da da bu böyledir, halkı Müslüman olan ülkelerde de bu böyledir. Yani modern kurumları istemek demek, modern ideolojileri de istemek demektir. Modern zenginliği istemek, modern bakışı da istemek demektir. Sözgelimi toplumun cemaat hayatı parçalanmıştır. Bu parçalanmada tipik bir örnek olsun diye otomobili alabiliriz: Otomobille, köy hayatı, şehir hayatı, taşıma, nüfus dağılımı, tatil anlayışı, bayram anlayışı, iş hayatı ve aile hayatı anlayışı değişmiştir. Bu bilinen en basit misaldir.

İnsanın yalnız üretici ve tüketici yönü esas alınarak yapılan değerlendirmeler, 18. ve 19.yy.dan sonra başlamıştır. Ancak o günden beri insanlar genel olarak “mutlu” bir hayat sürememişlerdir.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X