Advert
GELİR DAĞILIMINDA SİYASET
Nevzat ÜLGER

GELİR DAĞILIMINDA SİYASET

Bu içerik 1860 kez okundu.

         Hem siyaset literatüründe, hem de iktisat literatüründe en çok tartışılan konulardan biri ve belki en önemlisi “refah devleti” kavramıdır. Özellikle belirtelim ki; “refah devleti” ile “refah” kavramı farklı şeylerdir. Refah kavramı eski, “refah devleti” kavramı ise yenidir. Bu yenilik daha çok “Batı Dünyası” için yenidir, İslam dünyası için yeni değildir. 

         Batı refah devletini fazla önemsemez, çünkü Batı, fakirliği tamamen bitirmek için hem direnmez, hem de fakirliği ve yoksulluğu yenmek için fikri ve sistem olarak yeterli değildir. Batı fakirliğin kaldırılmasını fazla ciddiye almamakta, bu işi yalnız yardımla halledeceğini düşünmektedir. Sözgelimi yoksullara odun-kömür, beyaz eşya ve yiyecek dağıtmayı sosyal devlet olarak anlamakta, yoksulluğun devamını sağlayan sömürü çarklarını durdurmayı ve kaldırmayı ise düşünmemektedir.

          Batıda herkese minimum bir gelir garantisi, tatlı bir hayaldir. İşte burada “İslam İktisadı” ve bir bütün olarak “İslam” bir çözüm üretmektedir. Tıkanan beşeri sistemlerin yerine önerilecek ve uygulanacak çözüm “İslam İktisadı"dır. Problem kapitalizmin ve sosyalizmin batıp batmayacağı ile ilgili değildir. Çünkü bu sistemler yüzünden insanlık batıyor.  

         İslamın toplumsal hedefini oluşturan; canın korunması,  malın korunması, aklın korunması, dinin korunması ve neslin korunması esasen bütün iktisadi sistemlerin hedefi olmalıdır. 

            Günümüzde batılı insan kendi istidat ve kabiliyetleri ile deneme-yanılma yoluyla kendi rasyonalitesiyle ortaya koyduğu sistem(ler)i sürdürmeye çalışıyor. Gelinen noktada dünya nüfusunun %20’si mutlu, %40’ı koşturuyor, % 40’ı da insanca yaşama sınırlarını altında yaşıyor. Tek tek ülkelerde de durum aynı. Hâlbuki insanın kendi ülkesinden, bölgesinden ve kâinattan en yüksek verimi nasıl alacağına, ilişkin çokça güvenilir kaynak var. 

           Peygamberleri ve kitapları iyi anlamak insanın hem kendisine, hem ülkesine ve hem de tüm dünyaya nasıl faydalı olacağını anlaması bakımından önem taşımaktadır.

           Sıradan insanlarla ilişiğini bilerek yitirmiş bir seçkinler topluluğunun becerikli aşılama operasyonları ile kalkınma sağlanamaz.  Kalkınma, bu yoldaki arzu ve isteklerin, içten gelen bir heyecan halinde, tüm halkı sarması, hedeflerin tüm halkça benimsenmesi ve belli bir müteşebbis kesiminin oluşturulması ile mümkün olacağı artık iyice anlaşılmıştır. İşte bunu sağlayacak şey milli gelirin adil bölüşümü yoluyla yoksulluğun giderilmesi ve toplumsal dayanışmadır.

           Çağımızda, açık fakat  paradoksal olarak görülmektedir ki, evrensel düzeyde zenginlik artıkça, adil gelir bölüşümü olmadığından, bazı ülkelerin ve insan gruplarının yoksulluğu artmakta, buna karşılık bazı devlet ve grupların da serveti artmaktadır.

           Üretim faktörlerini, toprak, emek, sermaye ve teşebbüs olarak sayıyor iktisat bilimciler. Toprağın getirisi rant, emeğin getirisi ücret, sermayenin ve teşebbüsün geliri kardan pay almak olarak belirtilmektedir. Ancak toprakla sermayeyi birleştirerek mal veya sermaye olarak, emekle teşebbüsü de birleştirerek emek diyebiliriz. Esasen iki faktöre de gelir sağlayan şeyin emek olduğu unutulmamalıdır. Bu değerlendirme sonucunda emeğin önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

            İktisadi sistemlerde, aslında emek karşısında sermayeye koşulsuz bir üstünlük vermek yanlıştır. Ancak günlük hayatta karşılaşılan durum da teorideki kadar kolay ve pürüzsüz yürümez. Sermaye sahibi en düşük ücrete işçiyi çalıştırmaya uğraşırken, işçi de en yüksek ücreti almak istemektedir. Emek ve sermayenin hak ve sorumlulukları belirlenirken kural olarak “serbest pazarlık sistemi” geçerli olmakla birlikte, bu tek ölçü olarak kabul edilemez. Çünkü zayıf tarafın ezilme ihtimali vardır. Bu nedenle adaletin tesisi için hakem yoluna başvurulmalıdır. Bu da devletin sosyal ve adalet yönü ile yakından irtibatlıdır. 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X