Advert
ILIMLI İSLAM, MUHAFAZAKARLIK VE NARSİZİM
Nevzat ÜLGER

ILIMLI İSLAM, MUHAFAZAKARLIK VE NARSİZİM

Bu içerik 1754 kez okundu.

Yerel seçimlerin yapılmasına günler kaldı. Bu durum da bazı manipülasyonların yapılmasını hızlandırırken karşı ataklarla da bu durumun boşa çıkarılma çabalarını hep birlikte seyrediyoruz.

         7 Şubat MİT Başkanı krizi, 15 ve 25 Aralık darbe girişimleri, ( iki yılda 509.000 kişinin) dinleme listeleri hep peş peşe yolsuzluk iddiaları ile birlikte toplumun nazarlarına ısrarla getirilirken, Başbakanın karşı atakları ile şimdilik olaylar hükumetin kontrolünde gözüküyor.

         İşte tam da burada dindarların güvenirliliği ve masumiyetlerine ilişkin kabuller önemli oranda sarsıldı. Yolsuzluk iddiaları bir sebep olarak görülüp-gösterilseler de bir çok insan için soru işaretleri olarak iz bıraktı.

         Türkiye’de bir araştırma şirketi yaptığı anket çalışmasının ardından kamuoyunda muhafazakârlık artıyor dedi. Tabi hangi kamuoyu sorusunu saklı tutarak muhafazakârlıktan da ne anlaşılmak gerektiğini biraz açmak gerekir.

         Öncelikle ankete katılanların yüzde 39’u kendisini muhafazakâr, yüzde 19’u kendisini Cumhuriyetçi- Kemalist, yüzde 17’si kendisini milliyetçi olarak tanımlıyor.

         AK Parti kendisini din ve gelenekle bir bağ oluşturarak “Muhafazakâr Demokrat” olarak tanımlıyor. Hatta AK Parti bu kavramı ideoloji haline getirmeye çalışıyor ama dünya ideolojileri biraz “ti”ye alıyor. Aslında muhafazakârlık, Müslümanı tanımlamaya yetmez ama zaten AK Parti de ben İslamcılığın temsilcisi değilim diyor. Fakat son olaylardan sonra AK Parti’nin ve Genel Başkanı’nın kullandığı dil, hızla İslamcılığa doğru bir ilerleme olduğunu gösteriyor. “Dindar bir nesil yetiştireceğiz” söylemi de bu durumu belirgin hale getiriyor.

         Esasen Muhafazakârlık kavramı 1980’li yıllarda ABD ve İngiltere’de (Thatcher döneminde) gündeme gelmiş, Türkiye’de de Turgut Özal bu etiketi kullanmaya başlamıştı. Kavramı AK Parti “Muhafazakâr Demokrat” olarak, ancak aynı içerikle kullanıyor. ABD ve İngiltere’nin demokrat vurgusuna zaten lüzum görmediklerini unutmamak gerekir.

         Aslında Türkiye’de Menderes-Özal-Erbakan-Erdoğan çizgisi, kavramları esas alarak değil, alttan gelen toplumsal taleplere göre ülkeyi idare ettiklerini (etmeye çalıştıklarını) not ederek, Erbakan'ın İslamcı oluşunu akıldan çıkarmadan, dördünün de takip ettikleri pratiklerinin muhafazakârlık olduğunu unutmamak gerekir. Menderes döneminde ezanın aslına döndürülmesini, Özal’da ilmin-siyasetin-paranın tabana yayılması çabalarını, Erbakan’ın milli ve manevi kavramlar da ısrar ederek önce 1994’te yerel yönetimlerde ardından da 1995’te genel seçimlerde birinci parti çıkarak faiz lobisi yerine yatırımdan yana tavır almasını ve Erdoğan’ın büyük mücadelelerden sonra önce “IMF”yi daha sonra da 12 Eylül 2010 referandumu ile vesayetçi anlayışı saf dışı etme çabalarını hep aynı anlayışın ve toplumsal talebin karşılığı olarak anlamak gerekir.

         Türkiye’de son yıllarda ısrarla ve sabırla başlatılan demokrasi ve özgürlük çalışmaları kısmen sonuç vermeye başladı. Bir üst paragrafta anlatılmaya çalışıldığı gibi, önce yürütme, yasama ve yargı vesayetten büyük oranda kurtarıldı. Ancak eski vesayet alışkanlıklardan lüzumundan fazla etkilenmiş olan bazı devlet görevlileri “boşalan ve boşalacak yerleri biz niye doldurmayalım” heveslerini, ihtimal ki yurt dışı birtakım destekleri de alarak paralel bir yapılanma içerisine girdiler.

         Sivil Toplum Kuruluşu olmak elbette içeride de dışarıda da revaçta bir faaliyet ama herkes duracağı noktayı iyi tespit edemezse ülkede anarşi çıkar. Kaldı ki cemiyetler de cemaatler de gönüllülük esasına dayanır. Bunlar elbette birer baskı aracı olmalıdırlar ama amaçlarını da aşmamalıdırlar. Narsizim yalnız edebi bir ekol değildir. Eğer narsizim hastalığına yakalanırsa kişi, artık duracağı noktayı tayin edemez olur.

         Gizli saklı birtakım Bizantinizm metodları ile yönetimi elde etmeye kalkarsanız hem sivil olmaktan çıkarsınız hem de meşruiyetinizi kaybedersiniz. Bu ülke böyle bir cemiyet darbesini 1909 yılında İttihat Terakki Cemiyeti patentiyle, yabancıların desteğini alan bu örgüt eliyle yaşamış ve takip eden yıllarda da bu ülke, topraklarının beşte dördünü kaybetmişti. Üstüne üstlük “Tel Aviv” şehrini de bu cemiyetin üyeleri 1909 yılında kurmuştu. Arkasından da Batı karşısında nasıl bir duruma düştüğümüzü üzülerek görmüştük. O darbeyi yapanların hiç biri de yatak ölümü ile ahrete gitmemişti maalesef.   

         Bir algıyı oluşturmak hakikaten zordur ama dikkatli olunmaz ve her teklife koşulursa aynı algıyı yıkmak çok kolaydır.

                                                                     NEVZAT ÜLGER

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
ÇIKIŞ MAÇIMIZ OLACAK
ÇIKIŞ MAÇIMIZ OLACAK
ÖZTÜRK: KART GÖREN CEZASINA KATLANIR
ÖZTÜRK: KART GÖREN CEZASINA KATLANIR