Advert
YENİ DÖNEMDEN BEKLENTİLERİMİZ YÜKSEK
Nevzat ÜLGER

YENİ DÖNEMDEN BEKLENTİLERİMİZ YÜKSEK

Bu içerik 1862 kez okundu.

           Hükümet, reel ekonomiden değil, rantlardan para kazanan büyük iş adamlarının dengesini bozdu. 1983 sonrası oluşan yeni zengin gruplar, yeni akademik unvanlı insanlar ve yeni siyasiler Türkiye’de tepe noktalara kadar çıktı. Sonuçta “kendisi muhafazakâr-demokrat, ürettiği mal dünyalı” olan bir sermaye gurubu, bilim adamları ve siyaset adamları artık oldukça görünür noktalarda duruyorlar. Mesela 2009’da Anadolu Sermayesinin, Türkiye’nin ilk 500 şirketini oluşturan kuruluşları içindeki toplam cirosu 73,4 milyar lira. Bu o günkü Türkiye’nin Gayr-ı Safi Yurt içi Hasılasının yüzde 7,7si demektir. Yaptıkları ihracat ta 12,1 milyar dolar. Yani Türkiye’nin toplam ihracatının yüzde 12,3 üne tekabül etmektedir. Bu şirketler çok büyük olmadıkları için üretim ve karar mekanizması olarak kolayca dönüşebiliyor, teknolojiyi çok hızlı içselleştirebiliyor. Kendilerine KOBİ denilen bu kuruluşlar, maliyet girdilerini azaltması kaydıyla, “devlet” kavramına ancak dış zorlukların aşılmasında kolaylık sağlayıcı bir faktör olarak bakarken, rantiye sınıfına mensup olan kişi ve kuruluşlar ise kişisel borçlarını ödetmek için “devlet başımızdan eksik olmasın” diyorlar. Çünkü devletin sırtından geçinmeye alışmış olanların devlet desteği olmadan ayakta durabilmeleri oldukça zordur.

         İhracata dayalı kalkınma modelinde genel olarak “ithalattan kazananlar kaybetti, ihracata yönelenler kazanmaya başladı”. Özal’la başlayan bu süreç, Erdoğan yönetiminde ivme kazandı. Çin Devleti, ABD ve Japonya ile ticari partner olduğu için daha çok büyürken, Türkiye, AB ile partner olduğu için Çin kadar hızlı büyüyemedi. Çünkü ABD yüzde 2,5, Japonya yüzde 4,6 büyürken, aynı dönemde AB ancak yüzde 0,5 büyüyebildi. İşte bu nedenle Çin, Türkiye’den daha fazla büyüdü. Zaten ABD Türkiye’yi ticari partner olarak da görmek istemiyor. Türkiye de bu durgunluğu ve kriz ortamını aşmak için İslam ülkeleri ile olan ilişkilerini artırdı ama bu ilişkiler arzu edilen kalkınma hızına ulaşmaya yetmedi.

          2001 krizinde Türkiye TMSF vasıtasıyla, 28 Şubat ve takip eden dönemde içi boşaltılmış bankalara Hazine’den 93,3 milyar lira para aktarırken, 2008 yılının kasım ayında bankalar bu paraları geri ödemedikleri için bu borçlar “görev zararı” adı altında silindi. 1961 yılından beri oynanan bu oyunu 2009 yılında Başbakan bozup, Mart 2010 tarihinde IMF ile anlaşma imzalamadığı için TÜSİAD ve benzeri kuruluşlar rahatsız oldular.

         Büyük sermaye ve TÜSİAD, IMF yoluyla ülkeye gem takmaya çalışıyorlar.

         Milli-ulusalcı olmak iddiasındaki insanlar topluma kan kusturuyorlar.

         Ruhban sınıfı gibi “siyaset esnafı” var. Hangi parti iktidara gelirse gelsin onlar için değişmez, onlar hep iktidardadırlar.

         26 milyonluk iş gücünün %60’ının mesleği yok.

         Medya, devletin içinde yer alanların ve zenginlerin egemen olduğu, jetonla çalışan müzik kutusu gibi. Parayı atan istediği parçayı çaldırıyor.

         Sıradan insanlar hala yalnız Başbakan Erdoğan’ın yanında itibar görüyor. Gerisi teferruat.

        Güvenilmeyen, bir devletli ile organik bağı olmayan adama gazete kurdurulmuyor. Hem yaygın medya için, hem de yerel medya için durum aynıdır.

Yazılanların konusu genellikle ısmarlama olduğu gibi, bazı toplumsal haberleri de emir aldıkları merkezlerine götürüyorlar. Bazı yerel ve yaygın medya hala yarı resmi yayın organı vaziyetinde. M. Ali Birand, bir zamanların en çok satan gazetesi “Hürriyet” için “devletin gazetesi” diyordu.

         Gazeteciler genelde hayat kavgası, gelişme mücadelesi verenlerden değil, birilerinin iktidarının devamını sağlamaya çalışanlardan oluşuyor.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X