Advert
PORTRELER / ABDULAZİZ EFENDİ
Nevzat ÜLGER

PORTRELER / ABDULAZİZ EFENDİ

Bu içerik 1875 kez okundu.

Son birkaç gündür Dergâh yayınları arasında çıkan Prof. Dr. Orhan Okay Hoca’nın “Silik Fotoğraflar/ PORTRELER” isimli değişik bir hatırat kitabını okuyorum. Gayet normal olarak akıcı bir üslup, dikkat çekici anılar ve bazı kimselerle ilgili bilmediğimiz yazarınca yaşanmış çokça olay.

Kitabın 52-63. Sayfalarında “bir fazilet ve feragat abidesi olan Abdulaziz Efendi’yi” ve onunla birlikte birçok insanı da değişik yönleriyle tanıma imkânı buluyoruz. Zaman 1940’lı yıllar.

Cemiyetin (toplumun) durumundan, Müslümanların aczinden ve zaaflarından son derece muzdarip olan bu zat, her yaşta, her seviyede ve her sınıftan insanlarla çok kolay bir şekilde diyaloğ kurabilmek özelliğine sahip. Hatta şöyle dermiş;“buraya her çeşit insanı getirebilirsiniz, yalnız kibirli olmasın, çünkü kibirli insan şeytana satılmış demektir.”

Dergaha kimler geliyor diye baktığımızda birçok aşina isim var: Nurettin Topçu, Kemal Kuşçu, Abdullah Hulusi Güzelyazıcı, Necmettin Erbakan, Osman Çataklı, Recai Kutan, Emin Acar, Mustafa Sabri Özeri, Gökhan Evliyaoğlu, Ferruh Bozbeyli, Sadık Göksu bunlardan bazıları. Daha sonra Almanya’ya doktora yapmaya giden Necmettin Erbakan, buradan bahsederken çizdiği bir krokide bu mekan için “Babü’l-İhlas” diye yazıyor gönderdiği mektubunda.

Hocaefendi, karşısındaki insanın müşkülünü tahmin ederek, o bahis açılmadan, ansızın çözüm yollarından bahsedermiş. Tasavvufta buna “keşif”, parapsikoloji de ise “telepati” deniyor. Hatta bundan dolayı Nureddin Topçu; “bu adam içimizi okuyor” diyormuş.

Orhan Okay Hoca anlatıyor; Abdulaziz Efendi’nin vefatından bir yıl önce “1951’de bir Ağustos Cumasından sonra, yine küçük bir cemaatle incir altında idik. O gün Gökhan Evliyaoğlu ile aramızda bir meseleyi tartışıyorduk; “Zamanımız Müslüman’ının cemiyet içindeki fonksiyonu ne olacak? İslam, ferdi bir yaşayışı kâfi görür mü? Yoksa Müslüman için farz olan cihat, bu gün fikir ve hareket seviyesinde mi olmalıdır?” Gökhan Evliyaoğlu, bir ahlaki problem olarak, bilhassa şunu sormak istiyordu: “Dervişin cemiyet içinde mücadeleye atılması onun gururunu kamçılamaz mı? G. Evliyaoğlu, zannediyordu ki Abdulaziz Efendi, dervişlerin hareket adamı değil, inziva adamı olmasını isteyecek. Bu takdirde cemiyet (toplum) hayatı ne olacak? Bunlar nasıl telif edilecek?”

Biz bu soruları nasıl soralım diye düşünürken, Abdulaziz Efendi birdenbire, Osman Çataklı’ya dönüp; “Mesela senin milletvekili olman gerekse nasıl bir faaliyet gösterirdin? diye sordu. Gökhan o şaşkınlıkla “Bizim de müşkülümüz bu idi efendim” dedi.

Hocaefendi özet olarak şunları söylüyor: “Bugünün dervişi için mağrur olmak, “ben” duygusuna kapılmak tehlikesi var diye cemiyetten uzak kalmak yanlıştır. Hem asıl dervişlik de burada ya! Hem düşmanla, hem gururuyla mücadele eder. Müslüman’ın milletine lakayt kalması caiz değildir. Benliğe düşmemek için inzivaya çekilmek, pisboğazlıktan korkarak aç durmak gibi bir şey. Bu arada, yani bu içtimai çalışmalar, millet için mücadeleler esnasında şöhret sahibi olmak da var. Kendini bilen insan için nefsini bu gibi şeylerin gururundan kurtarmak imkânsız değildir. Şöhret herkes için kötü değil ki! Bilakis şöhretin başka insanlar için lüzumu da var: Örnek adam olunur. Mesela filancanın mebus olması cemiyet için faydalı olabilir de, Nurettin (Topçu) Bey’in mebus olması faydasızdır. Aynı şekilde herhangi bir şahsın Necip fazıl ile teşrik-i mesai etmesi belki lüzumludur. Nureddin Bey aynı şeyi yaparsa, artık ondan istifade imkânı kalmadı demektir. Zira bir kere onların safında görüldü mü, bir daha bizim aramızda çalışmasına imkân yoktur. Vaktiyle gençler Nureddin Bey’in mebus olması için çalışırlardı da, benim gönlüm buna hiç razı değildi. Onun yapacağı en iyi iş, şimdiki gibi gençliği yetiştirmek ve tenvir etmekle meşgul olmaktır. Demek ki her insanın Hak yolunda farklı çalışma usulleri var. Bu çalışmalar tesbih yerine geçer. Ama tesbihe de devam ederseniz iki katlı kadayıf olur” diyordu. “Vücudda ruh, kında kılıç gibidir, kılıç kından çıktığı zaman keskin olur”diyorlar.

Abdulaziz Efendi’nin vefatından sonra Çivizade Mescidi’nin imamlığına, yine Abdulaziz Hocaefendi’nin vasiyeti üzerine, o sırada Bursa’da bir camide görev yapmakta olan Mehmet Zahit Kotku Hocaefendi tayin olunmuştu.

Nureddn Topcu Bey, Abdulaziz Efendi’nin ölümünden sonra; “Hicap ile ihtarın bir bakışta böyle birleştiğini ömrümde görmemiştim” diyecekti.

Cenab-ı Allah cümlesine de rahmet etsin.

                                                                          NEVZAT ÜLGER

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X