Advert
İNSAN, KALP VE AŞK
Nevzat ÜLGER

İNSAN, KALP VE AŞK

Bu içerik 1954 kez okundu.

           “Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen

            Merdum-i dide-i ekvan olan alemsin sen.”                           

         Şeyh Galip bu mısraları ile insan küçültülmüş kainat, kainat büyütülmüş insandır diyor. Zaten insan bedenini oluşturan zerreler, kainatın içerisinde dağınık bir halde iken, özel bir kanunla, belli bir düzen içerisinde toplandıkları anne ve baba marifetiyle ana rahminde önce “nutfe”, sonra “alak”, sonra “mudga” olur. Daha sonra da et ve kemik şeklinde biçimlenir. Ana rahmindeki oluşumun 120. gününde ona ruh üflenir ve artık yeni bir canlı teşekkül etmiştir. Bundan sonrası “hayat”tır. “Hayat, Allah’ın taklit edilemez bir imzasıdır.” Hayat madde içerisinde meydana gelir ama o madde ötesi bir varlıktır. Diğer bir ifade ile “hayatın insanlarca bilinen bir formülü yoktur.”

         İnsan bu, su misali Allah’ın kudretiyle, yokluk karanlıklarından, bol ışıklı varlık alemine çıkar, kendisine emaneten ve belli görevleri yapmakla mükellef olduğu bir dünya hayatı yaşar, kabir ve haşir yoluyla sırattan geçer ve tekrar rabbine döner. İşte buna “inna lillah ve inna ileyhi raciun” diyoruz.

         İnsan kainattaki en mükemmel ve seçilmiş varlıktır. Görevleri; Allah’a kulluk, insanlara faydalı olmak. Görevini yerli yerince yapan insan itibar görür.

         İnsan vücudunda önemli bir organ olarak “kalb” var. Buna kalp denildiği gibi gönül de deniyor. Ona “Sevgili”nin konaklayacağı yer de deniyor. Hiçbir yere sığmayacağını bildiren Allah, mü’min kulunun kalbine sığacağını belirtiyor. Kalp dönüşümü kabul eden bir organdır, mekandır. “Onların kalpleri vardır, aklederler” (Hac/46) ayeti çok dikkat çekici bu konuda. Yani akletme fiili bu ayetle kalbin işlevi olarak belirtiliyor. Duyular sadece oraya malzeme taşıyorlar. Bir depolama merkezi olarak zihne malzeme, düşünce, fikir vs yüklerken çok dikkat etmek gerekir herhalde. Çünkü fabrikalar hammaddeye göre imalat yaparlar.

         “Padişah konmaz saraya, hane mamur olmadan” demiş şair. Yani kalbe padişahın gelmesine mani ne kadar engel, çirkinlik varsa temizlenmeli ama yetmez, padişaha göre de tefriş edilmelidir. Bildiğim kadarıyla Şeyh Galip, “Hüsn-ü Aşk” adlı eserinde bu muhabbet motifini işliyor. Buradaki güzellik anlamına “Hüsn” aslında Allah’ı sembolize ederken, “Aşk” ise Allah’a kavuşmaya çalışan gönül erini anlatır. Tabi kavuşmak kolay mı? Önce gam ülkesini, ateş denizini geçmeden Aşk Hüsn’e kavuşabilir mi? Feriduddin-i Attar, İbn-i Sina, Mevlana, Fuzuli, Nabi hep aynı şeyi yapmıyorlar mı? Urfalı Nabi Hacca giderken Konya’da Konevi camisine uğrar ve Arabi’nin bohçalarından çıkan tozu sürme niyetine gözüne çekerken, şairle aşk ve şairle şiir arasındaki önemli bir fenomene dikkat çekiyor. O aşk ile Medine yakınında; “Sakın terki edepten, kuy-i mahbubu Huda’dır bu,/  Nazargah-ı ilahidir, makam-ı Mustafa’dır bu” diyebilmiştir.

         Ağyar ile düşüp kalkan, ağyar ile bağını koparmadan, toplum içinde yalnızlaşmadan, kendini mecalsiz hissetmeden, toplumsal ilişkileri yeterli miktara inmeden “Aşk” oluşur mu? “Biganelerle ünsiyet etme”, eğer vasıl olmak istersen, “pişip yanmak” gerekir. Zaten aşkın görevi de vuslata köprü olmak değil midir? Aşkın ücreti vuslattır. Fakat aşk vuslata dönüştükten sonra, sofiler diyor ki; aşk da dönüşüme uğrayarak marifete ve bilgiye kalbolur. Nasıl evlilikle aşk kayboluyor ama yerini de mutluluğa bırakıyorsa, aşk da daha üst bir dereceye dönüşerek kendisini marifet ve bilgi olarak gösterir.

         Elbette herkes kendi aşkını daha olgun görür. “Mende Mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var / Aşık-ı sadık menem Mecnun’un ancak adı var.” Gerçi Fuzuli burada hiç mecazi aşk istasyonuna uğramadan doğrudan Aşk- İlahi’ye talip ve mazhar olduğunu söylüyor zannımca.

         Sufiler aşktan ayrı kalmaya “cehennem” adını veriyorlar.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X