Advert
ÖNCE BİLGİ SAHİBİ OLMAK
Nevzat ÜLGER

ÖNCE BİLGİ SAHİBİ OLMAK

Bu içerik 1875 kez okundu.

          Bir düşünce adamının, ekol sahibi bir zatın görüşlerini, düşüncelerini ve inançlarını bizzat o kişinin kendi eserlerini okuyarak bir kanata varmak gerekir. Halbuki bizde yapılan daha çok, o kişi hakkında başkalarınca yazılanlara ve söylenenlere itibar edilmektedir. Dolayısı ile de o kişiyi sevenler de sevmeyenler de biraz da başkalarının tesirinde kalarak olumlu veya olumsuz kanaate varmaktadır.

         Tabi bu şekilde, bir insan hakkında, başkalarının düşünceleri üzerinden taşıyacağı kanaatin olumlu olması ile olumsuz olması arasında pek de bir fark yoktur. Halbuki o kişiyi okuyarak bir kanaate varmış olsaydı, bilinçli ve anlayarak bir reddedişle, bilinçli bir kabul ediş arasında pek fark olmayacaktı. Çünkü bilerek ve anlayarak bir reddetmek, bilerek ve anlayarak kabul etmek gibidir. İkisi de şahsiyeti geliştirir, olgunlaşmasına yardım eder. Halbuki okumadan, dinlemeden, araştırmadan ret etmenin de kabul etmenin de pek önemi yoktur. Araştırmadan kabul de red de hiç kimseye, hele hele bir Müslümana hiç yakışmaz. “Bir haber geldiği zaman, o haberi iyice tetkik etmeden inanmak bir Müslüman’a günah olarak yeter.”

         Böyle bir yaklaşım elbette birilerini rahatsız edecektir, bu malum. Ama düşünce hayatında “arkaik” kalmak istemeyen insanların başka şekilde davranmaları hakikaten yakışık almaz.

         Müslüman için, Kur’an-ı Kerim ve mütevatir hadisler bağlayıcıdır ve mutlak manada iman etmeyi gerektirir. Bunun dışında kalanları ancak araştırarak kabul veya reddederiz. Bu kişi kim olursa olsun, insaf ölçülerini elden bırakmayarak söylediklerini, inanmamız gereken bu mutlak kaynaklara uygunluğu ölçüsünde kabul ederiz veya uygunsuzluğu ölçüsünde de reddederiz. Ancak itikada taalluk etmeyen her türlü düşünceyi siyah-beyaz mantığı ile değil, renklerin her tonunu esas alarak değerlendirmeye tabi tutarız. Hatta itikada taalluk etmeyen konularda gerçeğin birden fazla olabileceğini de unutmamalıyız.

         Yarım asırlık bir durgunluğun ardından, son kırk beş yıldır ideolojik, siyasi, kültürel ve dini ağırlıklı birçok düşünce ve düşünce gurupları hem bizim ülkemizde hem de İslam coğrafyasının bir çok yerinde arz-ı endam etti. Bunların bir kısmına bazı insanlar, diğer bir bölümüne başka insanlar vs inandılar. Ama temel soru hep ortada kaldı: Bu düşünceleri kabul edenler veya kabul etmeyenler bu kanaate o ideolojiyi, siyasi yapıyı, kültürü inceleyerek mi vardılar, yoksa önemli kabul ettikleri bazı insanların telkinleri ile mi vardılar?

         “Asra andolsun ki, insan ziyan içindedir. Ancak iman edip de salih amellerde bulunanlar ve birbirlerine hakkı tavsiye edenlerle birbirlerine sabrı tavsiye edenler hariç.”

         Büyük mütefekkirlerin bir çoğu yaşantılarında çeşitli fikri bunalımlar geçirmiş, çeşitli duraklarda eğlenmiş, tercihte zorlanmış, zaman zaman zikzaklar çizmişlerdir. Kişinin son hali bizim için geçerlidir. En büyük alimlerin dahi, bir deha karşısında tezatlara düşme ihtimali vardır ve bu güne kadar da bu duruma düşen çok alim olmuştur. Şu kadar var ki; bir toplum yanlış üzerinde ittifak etmez.

         Okumadan, gerekli bilgi birikimi sağlanmadan, o birikimler de içselleştirilmeden yani o birikimleri kendi mülküne geçirmeden hiç kimse fikir beyan edemez, etmemelidir. Eğer ille de meşhur olmak sevdası varsa, insanların zihinlerini kirletmeden gitsin başka konularda meşhur olmayı denesin.

         Düşünce adamları, normal zekaların düşünemeyecekleri şeyleri söylerler genellikle. Yoksa normal zeka sahibi her insanın söyleyeceği şeylerle toplum meşgul edilmemelidir.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X