YEREL
Giriş Tarihi : 17-10-2020 08:30   Güncelleme : 17-10-2020 08:30

ÖNEMLİ BİR KÜLTÜR ZENGİNLİĞİMİZ EFSANELER

ÖNEMLİ BİR KÜLTÜR ZENGİNLİĞİMİZ EFSANELER

FAİK AKGÜN

Her toplumun kültüründe önemli bir yer edinen efsaneler Elazığ kültüründe daha derin bir yer edinmiştir. hatta Elazığ’da yaşı ilerlemiş olan kimi insanlar bu efsanelerin gerçekten yaşanmış olduğuna ve aynı şeyler hala var olduğuna inanmaktadır. Kimi istenmeyen durumlarda, ‘tarihte bak böyle oldu’. Diyerek öğüt verdiklerine bile tanıklık etmişizdir. İşte Elazığ’da sözlü kültürün en önemli eserlerinden olan ve insanları farlı alemlere doğru bir yolculuğa çıkartan Elazığ efsanelerinden birkaçı ve efsanelerin detayları...

AHMED-İ PEYKİ’NİN KERAMETİ

Osmanlı padişahı IV. Murat, Bağdat seferi sırasında Yurtbaşı (Hoğu Köyü) yakınlarında ordusuyla konaklar. IV. Murat çevrede âlim olup olmadığını sorar ve Molla Köyünde Ahmed-i Peyki adında bir zatın olduğu söylenir. IV. Murat bunun üzerine keramet sahibi olup olmadığını anlamak için atını dört askerle Ahmed-i Peykine gönderir ve Ahmed-i Peykinin atı geminden tutup kendisine getirmesini emreder. Bunu yapamazsa cezalandıracaktır. IV Muradın atı sahibinden başkasına yanaşmayan huysuz bir attır.

Askerle bin bir güçlükle atı Molla Köyüne Ahmed-i Pekinin yanına götürürler. Askerler geldiğinde Ahmed-i Peykin kapısının önünde oturmakta, askerleri görünce seslenerek : “Evlâdım, bırakın o hayvanı” demiş. Askerler atın kaçacağını bildikleri için bırakmak istememiş. Ve Ahmed-i Peyki’ye : “Bırakamayız, bırakırsak kaçıp gider,” diye cevap vermişler. Ahmed-i Peykin : “Evlâdım, siz bırakın, bir şey olmaz,” diye cevap verir.

Bunun üzerine askerler atı bırakırlar. O anda askerler kaçmasından korktukları atın uysal halini görünce çok şaşırırlar. At Ahmed-i Peyki’nin yanına gider ve önünde durur. Askerler : “ IV. Murat’ın Bağdat seferine çıktığını, yolda mola verdiklerini, sizin kerametlerinizi duyunca atını gönderdi ve atıyla gelmenizi istedi” derler.

Ahmed-i Peyki : “Gideriz, yorgunsunuz dinlenin biraz, ayran için” der askerlere. Ayranlar içildikten sonra Ahmet Peykin ayağa kalkar ata yanaşır, atın sırtını sıvazlar, ata bineceği sırada at diz çökerek Ahmed-i Peykinin rahat binmesini sağlar. Askerlerle birlikte yola çıkarlar. IV. Murat Ahmed-i Peyki’nin atıyla geldiğini görünce onu karşılamak için otağından dışarı çıkar.

Misafirini ağırlayan IV. Murat Ahmed-i Peyki’nin yanına oturur ve ona : “Seni sınadım, kusura bakma” der.

Ahmed-i Peyki : “Estağfurullah Sultanım” der. Bunu duyan IV. Murat’ın içi ferahlar o gece Peyki’yi misafir eder.

Sabah olur Ahmed-i Peyki’nin eve gideceği zaman Sultan Murat : “Biz Acem üzere sefer kıldık. Duanı ve himmetini bizden esirgeme” der.

Ahmed-i Peyki : “Siz gönlünüzü hoş tutun Sultanım, biz sizden, siz de bizden uzak değilsiniz. Yalnız sizden bir isteğim var” der.

IV. Murat: “İsteğiniz bizim için emirdir. Emredin” der.

Ahmed-i Peyki : “Sizden isteğim acem seferinden dönerken bir düşman kellesi getirin” der.

Sultan Murat Diyarbakır üzerinden Bağdat’a yürür. Aradan günler geçer ve bir gün Ahmed-i Peyki talebelerine ders verirken dersi yarıda keser ve talebelerine haydi arpa tarlasına bakmaya gidelim der. Talebeleriyle arpa tarlasına geldiklerinde, talebelerine ellerine arpa başağı almalarını ve ovalayıp ufak ettikten sonra arpa ve samanlarını şu tarafa doğru üfürmelerini ister. Talebeleri denilenleri yaptıktan sonra köye tekrar geri dönerler.

Ahmed-i Peyki; talebelerine arpaları ufalatıp üflettiği sırada Sultan Murat’ın ordusu, düşman ordusu tarafından sıkıştırılmış, ordu bozguna uğramak üzereymiş. O esnada bir toz bulutu çıkar ve düşman askerleri toza boğulur. Düşman askerleri toz bulutundan dolayı gözlerini açamaz, fırsattan faydalanan Sultan Murat’ın ordusu düşman ordusunu bozguna uğratır.

IV. Murat Bağdat’ı fethettikten sonra, dönüşte Ahmed-i Peyki’yi ziyaret eder. Peyki’nin yanına gelen Sultan Murat Peyki’ye : “Bize yardım ve himmet etmeye söz vermiştiniz; herhalde unuttunuz ki, himmetiniz bize yetişmedi.” der.

Bunun üzerine Ahmed-i Peyki : “Sultanım, emanetimi getirdiniz mi?” diye sorar.

Sultanın emri üzerine bir düşman askerinin kellesi tepsi içinde getirilir. Tepsideki kelleyi alan Peyki, düşman askerinin gözlerinin içindeki arpa kılçıklarını gösterir ve Sultana: “

Sultanım ordunuz bozguna uğramak üzereydi, o esnada düşmanınızın üzerine bir toz bulutu inmedi mi? Biz verdiğimiz söz unutmadık “der.

Savaş meydanındaki hâdiseyi hatırlayan Sultan ve adamları, bu keramet karşısında ne yapacaklarını şaşırıp kalmışlardır. Sultan, biraz evvelki sözleri için mahcup olmuştur. Ahmet-i Peyki Hazretleri’nin gönlünü almak için, bugün oldukça sağlam vaziyette olan camii yaptırmış ve çevreyi su kanalları ile süslemiştir.

AL KARISI

Rivayetlere göre: Halk arasında söylenen Al Karısı, kadınların(Lohusa) ciğerlerini koparır yermiş. Al Karısı kurban olarak seçtiği kadının yanında kimse olmadığı zamanlarda ortaya çıkarmış. Özellikle hasta olan ve bulunduğu oda karanlık ise muhakkak gelir, kadının, boğazından elini sokar, ciğerini koparırmış. Çok ağır ve korkunç olan Al karısı kadının ciğerlerini koparırken kadın kıpırdayamaz, sesini çıkaramazmış.

Eğer Al Karısının kurbanı cesur çıkar, Al Karısının mücevher dolu beresini alabilirse, o zaman Al Karısı kaçıp gidemezmiş. Erkek sesi, öksürüğü Al Karısını çok korkuturmuş Al Karısı Ocak olan evlere gitmez, gitmediği gibi o aileden birisine ait bir giyecek eşyasını Al Karısının yanında bulundurulursa yahut giydirilirse, oraya da gitmezmiş.

Elazığ’da Al Karısı ile ilgili birçok hikaye anlatılmaktadır. Bunlara örnek vermek gerekirse;

Birincisi; İsmail Hoca bir bahar gecesi kırda tarla suluyormuş. Hava soğuk olduğu için üşümüş. Etrafına bakınca da ötelerde bir yerde yanan bir ateş kümesi görmüş. Isınmak için oraya doğru yürümüş. Yaklaştığında bir de ne görsün Al Karısı bir kadın ciğerini kebap edip, çocukları ile birlikte yiyorlarmış. Bir yerde gizlenerek başlamış onları gözetlemeye. Yemişler, yemişler, fakat çocukları doymamış olacak ki, ciğerleri bittiği zaman: ‘’Anne, daha yok mu?” demişler. Al Karısı da onlara: “Şimdi yatın” demiş. “Yarın sabah İsmail Hoca’nın gelini doğuracak. Kaynanası da sarma saracak. Bir sahan da gelinine verecek. İşte gelinin yiyeceği üçüncü sarmaya bir kıl olup yapışacağım. Gelin beni yutacak ve içerden ciğerini çekip, çıkaracağım. Getiririm, yersiniz.” diye onları uyutmuş.

İsmail Hoca bütün konuşulanları duymuş tabiî. Sahiden de İsmail Hoca’nın gelini o sabah doğuracakmış. Kalkmış, oradan doğruca eve gelmiş. Kimseye de bir kelime söylememiş.

Sabah olduğunda gelin doğurmuş ve hakikaten karısı da öğlen yemeği için sarma sarmaya başlamış. İsmail Hoca, yine bir şey dememiş. Sadece ayran tuluğuna su koyup ıslatmalarını tembih etmiş.

Öğlen olmuş, sarma hazırlanmış; bakmış ki, karısı bir tabak da gelini için ayırmış. O zaman demiş ki: “Hanım, ben oğlumu evlendirirken ahdetmiştim ki, gelinim ilk doğurduğu zaman onun yiyeceği üç lokmayı ben kendi elimle vereyim. Şimdi ver o sarmayı bana, sen de tuluğu al, gel benimle.” demiş.

Gelinin odasına gitmişler. İsmail Hoca almış, tuluğu da yanına ve başlamış sarmaları geline yedirmeye. Birinci sarmayı vermiş, ikinci sarmayı vermiş, sıra üçüncüye gelince, onu tuluğun ağzını açarak, koymuş onun içine ve ağzını kendir ipiyle sıkıca bağlamış.

Sonra ayran tulumu başlamış şişmeğe. Şişmiş, şişmiş... Nihayet patlamış. Al Karısı, meydana çıkmış ve hemen İsmail Hoca onu yakalamış. Bir daha salmamış, evinde çalıştırmış. Tam on iki sene Al Karısı, İsmail Hoca’nın evinde hizmet etmiş. Evin adamı gibiymiş artık. Ama bir aksiliği varmış. Ona, “filan işi çabuk yap” deyince Al Karısı, o işi çok ağır yaparmış. Eğer “ağır yap” dedi mi, hem çabuk hem de çok güzel yaparmış.

Fakat zamanla bir gün Al Karısı, kendisini, serbest bırakmalarını söylemiş. Tövbe ettiğini bildirmiş ve İsmail Hoca da tövbe etti diye bunu tutup salıvermiş.

Serbest bırakılınca da “Hay vah hay” tam on iki sene hizmet ettim de genç ölümün çaresi nedir, diye sormadınız.” demiş. Yakalama çabaları sonuç vermemiş, kaçıp gitmiş.

Ertesi gün köyün yakınlarında bir gölde kanlar içerisinde boğulmuş hâlde bulmuşlar.

FIRAT, MURAT VE ARAS NEHİRLERİ

Zamanında Fırat havzasında çok zengin bir Bey varmış. O kadar zenginmiş ki sayısızca sürüleri, mal mülk ve toprakları varmış. Şayet bu beyin hiç çocuğu yokmuş. Derdine hiçbir hekim derman da bulamamış.

Beyin çobanı sürülerinden bir bölümünü otlatırken, fakir bir derviş çobanın yanına gelmiş. Koyunların kuzulama zamanıymış. Çoban ve derviş sohbet ederken, çoban bir ara Beyin durumunu dervişe anlatır. O sırada baş koyun olan kara koyun melemeye başlamış, kuzu doğurmak üzereymiş. Derviş yerinden kalkar, asasını kara koyunun üzerine yatırarak: “Suphanallah, bu koyun ikiz doğuracak, kara koyunun memesinde, bu yavruların ilk nafakaları olan ağız (koyu süt) sizin beyin derdine çaredir. Onu hemen beyin hanımına içirirseniz, hanım da ikiz doğum yapacaktır.” der ve ortadan kaybolur.

Çoban müjdeyi hemen beyine söyler, herkes sevinçle karşılar bu haberi. Beyin hanımı ağızı içer, bir müddet sonra dervişin kerameti doğru çıkar ve kadın ikiz doğurur. Derviş kaybolmadan önce doğacak çocukların isimlerini de çobana söylemiştir. Dervişin istediği gibi Murat ve Fırat isimleri verilir ikizlere. Bu mutluluk fazla sürmez bir süre sonra Beyin hanımı vefat eder, Murat ve Fırat öksüz kalır. Bir süre sonra Bey çocuklarının süt annesiyle evlenir ve beyin bir oğlu daha olur onun adını Aras bırakırlar.

Üç kardeş büyürler, Beyin ölümünden sonra bu kardeşlerin arası açılır, özlük-üveylik duyguları da eklenir. Fırat ev Murat üvey kardeşleri Arası öldürmeye karar verirler. Aras hala çok küçüktür, Azeri asıllı annesinin himayesindedir. Fırat ve Murat bir gece baskın yaparak kendi üvey annelerini (Aras’ın öz Annesi) öldürdükleri an, Annesinin koynunda uyuyan Aras aniden yeşil başlı bir ördek olur karanlıklara doğru uçar.

Günün ilk ışıklarıyla bir kayaya konar, önündeki derin vadiye korkuyla bakarken, yırtıcı kuşların saldırısına maruz kalır. Bu saldırılardan kurtulmak için derin vadiye kendini bırakır, yırtıcı kuşlar onu takip etmeye devam ederler. Ayakları çimenlere derdiğinde bir çığlık atar. Konduğu çayırlar, büyük bir gürültü ile yarılır, fışkıran coşkun sular kocaman bir ırmak olur ve yavru ördek bu mucize ile annesinin anavatanı olan Azerbaycan diyarlarına doğru sürüklenir ve Hazar Denizi’nde karaya çıkınca silkinip çırpınarak insan olarak karaya ayak basar. Hâlen Aras nehrinin pınarlarında o masum Azerî ananın feryadının, “OGUL-OĞUL - OĞUL” diye yankılandığı rivayet edilir.

Fırat ve Murat’ın yaptıkları yanlarına kalmaz, müthiş bir kuraklık ve kıtlık olur, itibarları zamanla gider, herkes onlara yüz çevirir, obaları dağılır, sürüleri zamanla yok olur, elde avuçta bir şeyleri kalmaz. Bu durum iki kardeşi de bir birlerine karşı düşman etmiş, öyle ki içlerindeki ihanet ve ölüm korkusuyla Murat Tendürek Dağının Mağaralarına; Fırat ise Dumlu dağının vadilerine giderler. İşledikleri günahlardan ve sefaletten dolayı o kadar göz yaşı dökmüşlerdir ki; Allah’ın tertemiz yaratmış olduğu bu yerler kirlenmesin diye yere düşen her yerden gözeler çıkar ve o göz yaşlarının kirini temizlermiş. Bir araya gelen bu kaynaklar Fırat ve Murat Nehirlerini meydana getirdiği rivayet edilir. Yöre halkı bu iki nehri “kardeş Nehirler” olarak görürler.

Günahkâr kardeşlerin adlarını taşıyan, Anadolu yaylalarında günahkar ruhların kirlerini temizleyen Fırat ve Murat nehirleri, Tunceli’ye bağlı Çemişgezek ilçesi Çat denilen mevkide birleşerek Büyük Fırat Suyunu meydana getirirler.

Rivayetlere göre; Büyük Fırat Nehri uçsuz-bucaksız bir çölün kızgın kumları tarafından yutulur ve bu çölün altında büyük bir kent olduğu, Fırat Nehri bu büyük kente akmasına rağmen su paylaşımı yüzünden çıkan kavgalar yüzünden her gün yüzlerce kişi ölmektedir.

BEYZADE EFENDİ

Beyzade Hazretleri, bir gün hacca gitmeye karar verir. Parasını daha önceden biriktirdiği için herhangi bir sıkıntı da çekmeyecekmiş. Beyzade Efendi’nin hanımı da hamileymiş ve tam o günlerde aş eriyormuş. Bir gün burnuna kızarmış et kokusu gelmiş ve canı da bu etten yemek istemiş. Kocasına: “Şu kızarmış et kimlerde pişiyorsa git, benim için bir parça isteyiver. Canım çekti” demiş

Kocası da: “Aman hanım, istediğin et olsun, kebap olsun. Hemen şimdi çarşıya gider, istediğinden âlâsını alır getiririm” demiş.

Kadıncağız: “Ben başka kebap istemem. İlle de bu et nerede kızarıyorsa git, bana ondan getir” diye tutturmuş.

Çaresiz kalan Beyzade Efendi, sokağa çıkmış, etin kızartıldığı evi aramaya başlamış. Kokunun çok fakir bir komşusunun evinden geldiğini anlayınca, kapıyı çalmış. Fakir kadın, kapıyı açmış Beyzade’yi görünce büyük bir hürmet gösterip hemen içeri almış. Beyzade, niçin geldiğini utana sıkıla söylemiş.

Kadıncağız, büyük bir utanç ve sıkıntı içinde: “Olmaz efendim, veremem. Size lâyık değildir” diye etten vermeyi reddetmiş.

Beyzade Hazretleri’nin devamlı ısrarı karşısında da nihayet gerçeği açıklamak zorunda kalmış: “Efendim, üç günden beri çoluk çocuk açız. Karnımıza doğru dürüst bir şey gitmedi. Çocukların ağlamalarına artık dayanamadım. Yoldan geçen bir köpeği yakalayıp kestim. Bu ateşte kızaran et işte o köpeğin etidir. Çocukların seslerini kesmesi için kızartıyorum, onlara vereceğim. Ama size asla lâyık değildir, bunun için veremem efendim.” der.

Beyzade Hoca, fakir kadının anlattıklarına çok üzülmüş. Hac farizası için ayırdığı paranın hepsini çevresindeki fakirlere dağıtmış, hayır hasenat için kullanmış. Tabiî hacca gitmekten de vazgeçmiş. Ancak daha önce arkadaşlarıyla aynı gün gitmeye karar verdikleri ve yolda söz birliği edip anlaştıkları için arkadaşlarına günü gelince utana sıkıla hacca gidemeyeceğini söylemiş. Arkadaşları önce inanamamışlar ve ısrar etmişler, fakat Beyzade’nin ısrarı karşısında onu bırakıp kendileri yola koyulmuşlar. Uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra oraya varınca bakmışlar ki, Beyzade Hazretleri, kendilerinden önce hacca gelmiş. Kabe’nin tavafı sırasında en önde onu görmüşler, namaz kılarken en ön safta onu bulmuşlar. Arafat’a çıkarken de en önde gidenler arasında yer alıyormuş. Bütün bunlara şaşırıp kalmışlar. Memlekete döndüklerinde Beyzade Hoca’ya işin esasını sormuşlar. O da arkadaşlarına olanları anlatmış ve hayır hasenatla bu makama eriştiğini söylemiş.

GÜL BAHÇESİNDE DÖRTYÜZ YIL

Süryani manastırlarının birinde bir rahip, odasına kapanmış, dinî bir kitap okuyordu. Okurken şöyle bir cümle ile karşılaştı: “Allah’ın yanında bin yıl bir yıl kadardır. Bizim için çok uzun olan zamanlar Allah nezdinde çok kısadır.”

Rahip okuduğu bu yazının gerçek olmayacağını düşündü ve kitabı okumayı bırakıp manastırın bahçesine çıktı. Öğlen vaktiydi, bahçede gül ağacının altına oturdu, bahçede bir bülbülün ötüşmesiyle kendinden geçen rahip uykuya daldı. Rahip uyandığında güneş batmak üzereydi, hemen manastıra doğru ilerledi. Manastırın kapısı kapalıydı ve kapıyı çaldı. Bir süre sonra biri gelip, kapıyı açmadan: “Sen kimsin?” diye sordu. Bu soruya Rahip çok sinirlendi: “Yahu kim olacağım? Aç şu kapıyı, hem sen de kimsin? Ben seni tanımıyorum.” dedi. Kapıdaki Rahibi tanımayan görevli kilisesin Rahibini çağırdı. Gelen Rahip’te dışarıdaki Rahibi tanımadı. Yahu kim olacağım? Aç şu kapıyı, hem sen de kimsin? Ben seni tanımıyorum: “Siz de kimsiniz?” diye sordu.

Bu durma çok sinirlenen Rahip: “Ben bu kilisenin rahibiyim. Bahçede uyuya kalmışım. Döndüğümde kapıyı kapanmış buldum. Ve beni tanımayan sizlerle karşılaştım. Burada neler oluyor? Sizler de kimsiniz?” diye bağırdı.

Bunun üzerine kilisedeki Rahip durumu Baş Rahibe anlattı. Baş Rahipte : “ Sen Kimsin” diye sorunca, rahip sakin bir şekilde başından geçenleri tekrar anlattı : “Odamda kitap okuyordum. Kitapta “Rabb’in yanında bin yıl, bir yıl gibidir” diye yazıyordu. Bu nasıl olur diye düşünmek için öğleyin bahçeye çıktım. Bir bülbülün ötüşüyle uyumuşum. Uyandığımda akşam olmuştu. Ben de manastıra geri döndüm. Ve karşıma çıkan sizleri de tanımıyorum. Burada neler oldu? Arkadaşlarım nereye gitti? dedi.

Bunun üzerine Baş Rahip durumu anlar ve kapıyı açarlar. Baş Rahibin odasına geçerler ve manastırın kütüğünü alırlar ve bakmaya başlarlar. Manastır kütüğünde dört yüz yıl öncesinden şöyle yazıyordu: “Manastırımızın Rahibi öğleyin manastırdan ayrıldı ve bir daha geri dönmedi”

Manastırın Baş Rahibi, Rahib’e döndü: “Sen, o kitapta ki sözden şüphe ettiğin için bu olay başına gelmiş. Aradan dört yüzyıl geçmiş. Allah’ın işine akıl sır ermez. Sen bir daha imanından şüphe etme.” Der ve kendisine Manastırda kalacak bir yer verir.

KEKUŞ MEKUŞ KUŞU

Rivayetlere göre; Bir kız bir erkek olmak üzere iki kardeş varmış. Kız erkek olandan yaşça daha büyükmüş. Bir gün bu kardeşlerin anneleri ölür. Babaları başka bir kadınla evlenir. Üvey anneleri çok acımasızmış. Bu kardeşleri hiç sevmiyor, evde istemiyormuş. Bu yüzden her gün dövüyormuş onları. Her gün dayak yemekten perişan olan kardeşlerden küçük olanı daha çok dayak yiyormuş. Bu duruma abla yüreği dayanamaz ve dua eder Allah’a : “Allah’ım bizi ya taş et ya da kuş”

Bu esnada Allah’ın taktiri ile küçük kardeşi kuş olur ve açık olan kapıdan uçarak dışarıdaki ağacın dalına konar. Abla o anda telaşlanır kardeşin uçup gitmesinden korkar. Küçük bir taş atar daldaki kuşa. Taş kuşa değer ve kuş oracıkta ölür. Bu duruma çok üzülen Abla hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar ve ““Kim öldürdü? Ben öldürdüm! Kekuş ... mekuş” şeklinde ağıt yakar. Allah onu da oracıkta kuş yapar.